• Aydın12 °C

Bekir AYGÜL / Köşe Yazarı

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Bekir AYGÜL / Köşe Yazarı

AHMET YESEVİ

22 Şubat 2010 Pazartesi 02:57

Bekir YÖRÜKOĞLU

“AHMET YESEVİ’DEN ÇAĞRI”

“Bir kul görsem, hizmet kılıp kulu oldum;

toprak gibi yol üstünde yolu oldum;

âşıkların yanıp sönen külü oldum;

hemdem olup yer altına girdim işte.”

 

Ahmet YESEVİ Türkistan'da yetişen büyük Evliyalardandır. Piri Sultan , Hoca Ahmet , Kul Hace Ahmet diye' de tanınır.

"Pîr-i Türkistan" Hoca Ahmed Yesevî , Güney Kazakistan'da, Türkistan adıyla tanınan Yesi şehrine yüzelliyedi km. uzaklıktaki Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir.73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında vefat ettiği şeklinde yaygın görüş vardır.

Babası Sayram' ın ünlü bilginlerinden İbrahim Şeyh , annesi ise Kara Saç Ana'dır. Ahmet Yesevi çok küçük yaşta babasını, yedi yaşında da annesini kaybetmiştir.
Yesi şehrinde ilim ve terbiye eğitimi almıştır. Bundan dolayı YESEVİ diye adını duyurduğu kabul edilmiştir.

Yesi' de, önce Arslan Baba Hazretlerinden ders aldı. Arslan Baba'nın vefatından sonra, genç yaşlarında iken, Buhâra'da, devrin önde gelen mutasavvıf ve bilginlerinden olan Şeyh Yûsuf Hemedânî' nin öğrencisi ve müridi oldu.

Yûsuf Hemedânî, çok gezen bir şeyhtir. O, çoğunlukla Buhâra'da ikamet etmekle beraber Mevr, Semerkand, Herat gibi önemli merkezleri dolaşarak halkı Allah yolunda hizmete çağırır, dinî açıdan aydınlatır ve özellikle dînin özünün ve temel amacının, insanın ahlâkî açıdan olgunlaşması olduğunu söylerdi. Elbiseleri yünden ve yamalı olurdu. Yedikleri arpa ekmeği, darı ekmeği ve çekirdek yağı idi. Kırk günde bir defa tavuk eti yerlerdi. Bazen deve ve koyun eti yedikleri de olurdu. Çizme îmâlâtı ve çiftçilik yaparlardı. Hak Teâlâ ona ne verdiyse, onu fakirlere, yetimlere, gariplere ve âilesi kalabalık olan yoksullara verirlerdi.

İbn-i Hacer-i Mekki’nin Fetava-i Hadisiyye isimli eserinde şöyle anlatılmıştır:

   "Ebu Said, İbn-i Sakka ve Seyyid Aldulkadir Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Seyyid Abdulkadir Geylani o zamanlar çok gençti. Yusuf Hamedani'nin Nizamiye Medresesi'nde vaaz ettiğini duymuşlardı. Bunlar onu ziyaret etmeye karar verdiler. İbn-i Sakka: "Ona bir soru soracağım ki, cevabını veremeyecek!" dedi. Ebu Said: "Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?" dedi. Küçük yaşına rağmen bir edeb timsali olan Seyyid Abdulkadir Geylani de: "Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda  beklerim. Onu görmekle şereflenir, bereketlenirim." dedi.

   Nihayet Yusuf Hamedani'nin bulunduğu yere vardılar. O anda orada yoktu. Bir saat kadar sonra geldi ve İbn-i Sakka'ya dönerek: "Yazıklar olsun sana ey İbn-i Sakka! Demek bana bilemeyeceğim sual soracaksın. Senin sormak istediğin sual şudur, cevabı da şöyledir. Ben görüyorum ki, senden küfür kokusu geliyor." dedi. Yusuf  Hamedani, sonra Ebu Said’e dönerek: "Ey Ebu Said! Sende bana soru soracaksın ve bakacaksın ki,  ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Senin sormaya niyet ettiğin sual şudur  ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün hüzün ile geçecek." dedi. Sonra Seyyid Abdulkadir Geylani'ye döndü: "Ey Abdulkadir! Bu edebin güzelliği ile Allah-u Zülcelal'i ve Resulü'nü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürsi de oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını ve: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki tüm evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim." dedi ve sonra gözden kayboldu.

   Ardından uzun seneler geçti. Hakikaten Abdulkadir Geylani yetişti ve zamanında bulunan bütün evliyaları baş tacı oldu. İbn-i Sakka'ya gelince, o Yusuf Hamedani ile aralarında geçen hadiseden sonra, şer'i ilimlerle meşgul oldu. Çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans'a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok alaka gösterdiler. Nihayet onların yalanlarına aldanarak hıristiyan oldu. Bu hadiseyi anlatan zat şöyle demiştir: "Bir gün onu gördüm, hastaydı ve ölmek üzereydi. Ben yüzünü kıbleye döndürdüm. O başka tarafa çevirdi. Tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü."

   Ebu Said de diyor ki: "Ben Şam'a geldim. Bazı vazifelerde bulundum. Çeşitli sıkıntılar ile hayatım geçti. Yusuf Hamedani'nin her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi." El-Meşrevü'r-Revi kitabının sahibi olan Cemaleddin Muhammed bin Ebi Bekr el-Hadrami eş-Şafii şöyle demiştir: "Bu menkıbe, rivayet edenlerin çokluğu sebebiyle lafızları değişik olsa bile, mana yönünden tevatür halini almış bir menkıbedir.

Türkistan diyarına İslâm'ın sesini, tasavvufun nefesini duyuran Yûsuf Hemedânî 'dir. Onun halifeleri bu çığırı yıllar boyu sürdürerek onun ışığını günümüze taşımışlardır. Başlıca halifeleri: Abdullah Berkî, Hasan Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdulhâlık Gücdüvânî'dir. Ahmed Yesevî, Yesevîliğin, Abdulhâlık Gücdüvânî ise "Hacegân" yolunun; yani Nakşbendiliğin takipçisi oldular.

İşte Ahmed Yesevî de hocası Yûsuf Hemedânî ile birlikte gezerek , dinî ve tasavvufî bilgileri onunla görerek ve yaşayarak öğrenmiştir. Öğrendiklerini de yalnız Türkistan'a değil, bütün Türk dünyasına güzel ve saf Türkçesi ile öğretmiştir. Nitekim o, şeyhi Yûsuf Hemedânî'nin vefatından sonra onun dergâhında halîfelik postuna oturmuş ve bir süre Buhâra'da Şeyhinin görevlerini üstlenmiştir.

Buhara bu tarihlerde Karahanlıların hakimiyeti altındadır ve devrin en büyük ilim merkezlerinden biridir. Dünyanın çeşitli yerlerinden talebeler buraya gelip ilim tahsil ediyorlardı. Buhara'da güçlü bir Hanefi Fıkıh geleneği mevcuttu. Hoca Ahmet Yesevi Buhara'da bir müddet ders verdi. Şeyhinden gelen bir işaret üzerine, Buhara’yı terk ederek Yesi'ye döndü ve burada irşada başladı. Yesî, artık Hoca Ahmed Yesevî'nin görüşleri ve eğitimiyle aydınlanan hareketli bir şehir haline gelmiştir. Çünkü Türkistan'ın hemen hemen her yerinden öğrenci gelmiş ve Hoca Ahmed Yesevî'nin irşad halkasına girmişlerdir.

Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamanda Maveraünnehir, Horasan ve Harzem dolaylarına yayıldı. Zamanın en büyük ve üstün evliyalarından oldu. Zahiri ve batını bütün ilimlerde derin alim olan Ahmet Yesevi Hazretleri, Hızır Aleyhisselam ile görüşür sohbet ederdi. Günün büyük bölümünü ibadet ve zikir ile geçirirdi. Zamanında arta kalan diğer bir kısmında, talebelerine zahiri ve batını ilimleri öğretir, günün kısa bir bölümünde ise, alın teri ile geçimini sağlamak üzere, tahta kaşık ve kepçe yapıp bunları satardı.

Ahmet Yesevi Hazretleri yetiştirdiği talebelerinin her birini bir memlekete göndermek suretiyle İslamiyetin doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bir kısmı da Anadoluya geldiler. Bu vesileyle onun yolu Anadoluda yayılıp tanındı. Anadolunun Müslüman Türklere yurt olması, onun manevi işaretiyle hazırlandı. Talebelerinin gayretiyle Anadolu ebediyyen Türk yurdu oldu.

Yesevî ocağında öğrenimlerini tamamlayan genç-yaşlı Yesevi müritleri, Türkistan'dan Balkanlara kadar uzanan bütün Türk yurtlarında Hoca Ahmed Yesevî'nin saf ve sâde Türkçe ile söylenmiş "hikmet"lerini anlattılar ve eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan ve dolayısıyla kitabî dinin emirlerini tam olarak yerine getiremeyen henüz müslüman olmuş insanlara İslâm'ın sıcak, samimî, hoşgörü, Allah ve insan sevgisine dayalı gerçek güzel yüzünü tanıttılar. Böylece Hoca Ahmed Yesevî'nin dînin özünü tam olarak yakalamış aydınlık görüşleri, çok kısa sürede , bütün Türk illerine yayıldı.

Hoca Ahmed Yesevî, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun bozkırlarda at koşturan göçebe insanlar olduklarını; kadın-erkek, yaşlı genç hareketli ve kendi gelenek ve göreneklerini diri tutma yolunda başarılı ve mücadeleli bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu. Bu insanlara o, samimî ve sarsılmaz bir îman anlayışını telkîn eden dinî ve ahlakî kuralları Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği halde; kendi dilleriyle ve onların seviyelerine uygun bir üslûpla sunmanın başarısının temeli olacağını görmüştür. Onun için de Türk boylarının halk edebiyatından alınmış şekillerle insanlar arasında, dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı, dünyayı Allah ve insan sevgisi ile kucaklamayı, yine Kur'an'dan aldığı ilhamla öğretti.

"Kafir bile olsan, hiç kimsenin kalbini kırma. Çünkü kalbi kırmak Allahü Taalayı kırmaktır. Gönlü kırık zavallı garip birini görsen, yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol." Diyerek çağlara seslendi.

Bizler bu gün Ahmet Yesevi’nin ne demek istediğini anlaya biliyormuyuz? Diyar diyar dolaşarak halka hakikatı anlatan bu büyük insanı ne kadar tanıyoruz ?

Ahmet Yesevi günümüzde yaşasaydı bizlere ne derdi? Diye hiç düşündük mü?

Bu yazı toplam 316 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Aydın Özel | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0544 8148480 | Haber Yazılımı: CM Bilişim