• Aydın9 °C

Halil KANARGI / Köşe Yazarı

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Halil KANARGI / Köşe Yazarı

YUNAN MESELESİ 1

28 Ekim 2010 Perşembe 12:26

YUNAN MEGALİ İDEA’SI

(HELEN EMPERYALİZMİ)

EYLÜL 2002

Halil KANARGI

 

ÖNSÖZ

 

“TÜRK ÇOÇUĞU, ECDADINI TANIMADIKÇA GELECEĞE GÜVENLE BAKAMAZ”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Büyük Önderimiz Atatürk’ün, TÜRK’ü tarifi,

     Bu memleket dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı bir TÜRK BEŞİĞİ’dir. Beşik tabiatın rüzgarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu, sonra onlara alıştı. Onların oğlu oldu. Bir gün o Tabiat çocuğu, Tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; TÜRK oldu. TÜRK budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.

 

Bu araştırma başlıca, Yunan Meselesinin Başlangıcı, Türkiye’deki Yunan Zulmü, Türk Milli Kurtuluş Mücadelesi, Anlaşmazlık Konularını içermektedir.

     Türklüğe karşı geliştirilen siyasi organizasyonların başında gelen en önemli sorunlardan birisi de Yunanlılarla olan meselemizdir. Yunan meselesinin özünü teşkil eden düşünce, Ermeni meselesinde olduğu gibi “Şark Meselesi” düşüncesidir.

     Avrupa’nın birinci Hitler’i Napolyon Bonaparte’nin altüst ettiği Avrupa’ya çekidüzen vermek amacıyla 1815 yılında toplanan konferansta Rus, İngiliz ve Fransız delegeleri tarafından  Avrupa’yla hiç ilgisi olmayan “ŞARK MESELESİ” fikri ortaya atılmıştır.

     ŞARK MESELESİOsmanlı İmparatorluğunun sınırları içinde yaşayan Hristiyan halkların durumuna dikkat çekmek, İmparatorluk topraklarında yaşayan Hristiyan halklar lehine reformlar yapmak, Hristiyan halkları muhtariyet ve istiklale götürecek imtiyazları koparmak, yani kısaca İmparatorluğu parçalamak fikridir.

     1815 yılında ortaya atılan bu fikrin ilk ürünü 1828 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığına kavuşması olmuştur. 1821 yılında başlayan isyan hareketleri yedi yıl sürmüş, Navarin’de Osmanlı donanmasının Ruslar tarafından yakılması sonucunda Edirne Antlaşması ile Yunanistan’ın bağımsızlığı tanınmıştır.

     1815 yılında ortaya atılan bu fikir 105 yıl sonra SEVR antlaşması olarak karşımıza gelmiştir. SEVR antlaşmasının sonucu iki kelimelik bir cümledir, “TÜRKSÜZ DÜNYA”. 105 yıl önce Rus, İngiliz ve Fransızların ortaklaşa yazdığı Türksüz Dünya oyunu sahneye konmuş ancak seyirci bulamamıştır. Seyirci bulan tek oyun ise büyük önderimiz MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün sahneye koyduğu “KURTULUŢ” oyunu olmuţtur.

     Türk’ün 1908 yılından itibaren Afrika, Arabistan, Irak, Kafkasya ve balkanlarda, kurtuluş tarihi olan 1922 yılına kadar asker olarak verdiği can kayıpları iki milyonun üstünde olmuştur.

     Türkün tarih boyunca uğradığı zulmü görmezlikten gelmek, hakkın ve adaletin bütününü  öldürür. Türk milleti olarak, kan davası gütmek, cinayetler işlemek ve intikam almak gibi hareketlere başvurmak inancımıza da, tarihi şeref ve asaletimize de yakışmaz. Ancak hakikatleri ortaya koymak, unutulmamalıdır ki milli ve insani bir vazife, bu güne ve geleceğimize karşı en büyük sorumluluğumuzdur.

GİRİŞ

 

OĞUZ BEYLERİ, MİLLET DİNLEYİN! ÜSTTE MAVİ GÖK ÇÖKMEDİKÇE

ALTTA YAĞIZ YER DELİNMEDİKÇE EY TÜRK MİLLETİ!

SENİN İLİNİ, TÖRENİ KİM BOZABİLİR. ( )

 

Binlerce yıllık Türk tarihi, gururla andığımız şanlı zaferlerle doludur. Dünyanın yedi harikasından biri olan Çin Seddi, Türk Akıncıları’ndan korunmak için yapılmıştır. Atalarımızın Orta Asya’daki büyük kuraklık sonucu, suya ulaşmak, suyun olduğu vadiler aramak için yürüdüğü yol, 26 Ağustos 1071 yılındaki Malazgirt Meydan Savaşı’nı kazanarak 931 yıl önce Anadolu’muza ayak basmasıyla sonuçlanmıştır. O tarihten itibaren Anadolu’muz “Türk Yurdu” olmuştur. İki yüzyıl sonra da dünyanın en büyük imparatorluğu olan “Osmanlı İmparatorluğu” kurulmuştur. İmparatorluğumuz, üç yüz yıllık süre içinde Karadeniz, Ege ve Akdeniz’i sınırları içine alan, batıda; Viyana kapılarına dayanmış, güneyde; Kuzey Afrika ve Arap Yarımadası, doğuda; Kafkasya ve İran’a kadar bütün bölgeyi kontrol altına alan en büyük Dünya Devleti olmuştur. Bu büyük devleti ortaya çıkaran en önemli olay İstanbul’un Fethi olmuştur. İstanbul’un fethedilmesi ayni zamanda Anadolu’daki Türk Siyasi Birliğini sağlamıştır. Fethedilen bütün yerlerde, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Müslüman olmayan topluluklar (gayri Müslim) bir yandan Türklüğün adil, insani töresinden, diğer taraftan da İslamiyet’in hoş görülü ve birleştirici siyasetinden faydalanma imkanı bulmuşlardır. 1204 yılında Ege’de üstünlük Bizans İmparatorluğu’ndan, Katolik Venedik Devletine geçmesiyle birlikte, Katolik Venediklilerin, dini konulardaki hoşgörüsüzlükleri ve iktisadi alandaki sert tutum ve davranışları karşısında zor durumda kalan Ortodoks Rumlar, daha sonra buralara hakim olmaya başlayan dürüst ve adil Osmanlı yönetimini tercih etmekte hiç tereddüt göstermemişlerdir.

     Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fetih ettikten sonra burada yaşayan Rumlara kendi patriklerini seçme hakkını tanıyarak, dini ve özel hukuk alanına ait meselelerin çözümünü, Rum Ortodoks kilisesine bir imtiyaz olarak bahşetmiştir.

            Ancak, Osmanlı Devleti'nin zayıflamaya başlayıp her konuda Avrupa'nın (İngiliz, Fransız ve Rus üçlüsünün) müdahalesi baş gösterince, Türk-Rum ilişkilerinde bir bozulma, kötüleşme devri başlamıştır. 1821 yılında Mora adasında başlayan Rum isyanları yedi yıl sürmüş ve 1829 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığına kavuşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu tarihten sonra Yunanlıların bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları, kinleri bilhassa gözlerini kan bürümüş Rum Ortodoks kilisesinin eli kanlı papazlarının organizasyonuyla büyük bir Türk düşmanlığı haline gelmiş ve Türk- Yunan Meselesi doğmuştur.

 

Sahipsiz olan memleketin batması haktır.

Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır.

(M.Akif Ersoy)

 

 

1.BÖLÜM

 

YUNAN MESELESİNİN BAŞLANGICI

 

      29 Mayıs 1453 tarihi, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından, Bizans İmparatorluğunun tarih sahnesinden indirildiği tarihtir. İstanbul teslim alınmış ve daha sonra İmparatorluk Başşehri olmuştur.    

     Biz Türklerin her gittiği yerde kurtarıcı, adalet dağıtıcı, medeniyet kurucu, hürriyet getirici adil ve insani töresi gereği, Padişah Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’da yaşayan Rumlara kendi Patriklerini seçme hakkını tanıyarak dini ve özel hukuk alanlarına ait meselelerin çözümünü, Rum Ortodoks Kilisesine imtiyaz olarak bahşetmiştir.

     Yüzyıllar boyunca bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı Devleti bünyesinde önemli mevkiler elde eden Rumlar ele geçirdikleri ilk fırsatta kendilerini maşa olarak kullanan Avrupalı büyük devletlerin “Rusya, İngiltere, Fransa” destekleriyle Osmanlı Devletine karşı ihanet ve isyana kalkışmışlardır. Rum isyanının temelini yukarıda söz ettiğim “Şark Meselesi” fikri oluşturmaktadır. Bu fikre bağlı olarak ilk Rum isyanı 1821 yılında Mora adasında başlamıştır. Bu isyanlar 1828 yılına kadar sürmüştür. 20 Ekim 1827 de Osmanlı Donanması Navarin Limanında demir atmış dururken, İngiliz, Fransız ve Rusların müşterek donanması tarafından yapılan baskında ağır kayıplar verdirildi. 57 gemimiz battı, 8000 askerimiz şehit oldu. Oysa bu baskın barış zamanında yapılmıştı.     Osmanlı donanmasına yapılan bu baskının sebebi Hıristiyan milletlerin Yunan hayranlığıdır. Baskının liderliğini İngilizler yapmıştır. Bu onların eski bir adedidir. Fransa’da Haçlı seferlerinden ve onun yaygın edebiyatından kalma bir Türk düşmanlığı vardı. Ruslar ise sıcak denizlere çıkmak için Türk İmparatorluğu’nun yıkılmasını amaçlayan bir siyaset güdüyorlardı.

     Navarin baskınından sonra Rusya, 1828 Nisanında Osmanlı Devletine savaş açtı. 1829 ilkbaharında Erzurum’u doğudan saldırarak aldılar. Batıdan ise 1829 Ağustosunda Edirne’yi aldılar. Edirne’nin düşmesi üzerine, Osmanlı Devleti barış istemek zorunda kaldı.14 Eylül 1829 ‘da Edirne Antlaşması imzalandı. İngiltere, Fransa ve Rusya aralarında 6 Temmuz 1827 ve buna bağlı olarak 22 Mart 1829’da yaptıkları Yunanistan devletinin kurulması ve bağımsızlığını öngören  protokolü, Osmanlı Devletine kabul ettirdiler. 3 Şubat 1830’da bu üç ülke arasında imzalanan “Londra Protokolü” ile bağımsız Yunanistan devletinin kurulduğu ilan edildi. 24 Nisan 1830’da Osmanlı Devleti Yunanistan’ın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldı. Yunan Krallığı kuruldu. Bu tarihten sonra günümüze kadar süre gelen Türk - Yunan çatışması başlamış oldu.

     Yunan Meselesinin kaynağında da, tıpkı Ermeni Meselesinde olduğu gibi  “Şark Meselesi” diye adlandırılan Milletler arası bir Strateji ve Güçler dengesi politikası yatmaktadır.

     Lütfen dikkat ediniz!, İngiltere, Fransa ve Rusya iki yüz yıl önce Yunanistan’ın hamiliğini yapmışlar, bugün de yapmaya devam etmektedirler.

 

a) Yunan Megali İdeası (Helen Emperyalizmi)

    İngiltere, Fransa ve Rusya’nın himayesinde kurulan Yunanistan, kurulduğu günden itibaren Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğüne yönelik yayılmacı bir politika takip etmeye başlamıştır.

    1844 Ocak ayında, Milletvekili Kollettis, Yunan Millet Meclisinde “Megali İdea’yı”  şöyle tarif etmiştir.

Yunan Krallığı, Yunanistan değildir. Yunanistan’ın bu parçası, en küçük, en yoksul parçasıdır. Yunanlılar sadece krallık içinde oturanlar değildir. Ayni zamanda Yanya’da, Selanik’te, Serez’de, Edirne’de, yada İstanbul, Trabzon, Girit ve Sisam’da, Yunan tarihine ya da Yunan ırkına bağlı başka yerlerde oturanlar da Yunanlıdır. Helenizmin iki büyük merkezi vardır. Krallığın başkenti Atina’dır. İstanbul, büyük Başkent, bütün Yunanlıların kenti, rüyası, ümididir.”

    Lütfen dikkat ediniz! “Megali İdea” düşüncesi Anadolumuzun büyük bir bölümünü Yunanistan’a bağlama hayalini taşımaktadır.

 

a1) Girit Adası

     Girit Adası 1699 yılında Osmanlı hakimiyetine girmiştir. Yunanistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra adayı ilhak etmek için, Girit’te bir kaç defa ayaklanma çıkarmıştır. İngiltere ayni bölgede 1809 yılında işgal ettiği ve 1815 Viyana Kongresi kararlarıyla hukuken de ele geçirdiği Yedi Ada’yı da 1864’te Yunanlılara terk edince Girit halkı, 1866 yılında ayaklanarak adayı Yunanistan’a ilhak ettiklerini ilan etmişlerdir. Osmanlı Devleti Girit’teki Rumların Yunanistan’a katılmasını kabul etmemiştir. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın baskısı altında hazırladığı Girit Adası için Muhtariyet Planı ilan etmiştir. Giritli Rumlar, Osmanlı Devletinin hazırladığı bu planı kabul etmemişlerdir. Girit Adası, Balkan savaşları sonunda Yunanistan’a katılacaktır. Rumlardan sayıca oldukça fazla olan binlerce Giritli Türk vatandaşı, bu sürede sayısız cinayete kurban gitmiş ve adadan kaçıp canını kurtarabilenler Anadolu muza bilhassa Ege Bölgesine sığınmıştır. Kurtuluş Savaşında efsane haline gelen Sökeli Cafer Efe aslen Giritli olup, Rumlar arasındaki Namı; Giritli Cafer Halzar’ dır. “Araştırmacı Yazar Sabahattin Burhan Beyefendinin. Sökel Cafer Efe Kitabından)

    Lütfen dikkat ediniz! “150 yıl önce Girit Adası için oynanan oyunlar, bu günlerde Kıbrıs Adası için oynanmaktadır. Ne hazindir ki; Avrupalılar Kıbrıs Türklerini Rumların bir parçası olarak kabul etmemizi istiyorlar.

 

a2) Balkan Savaşları

     Balkan savaşlarının sebeplerini şöyle sıralayabiliriz.

— Ayastefanos Antlaşmasına göre bağımsızlığını kazanan Sırbistan’ın topraklarını genişletmeye başlaması,

— Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı tarihten itibaren topraklarını sürekli olarak kuzeye doğru genişletmek istemesi,

— Rusların, Balkanlardaki Slavları kışkırtmaları,

— Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun Bosna- Hersek’i ilhak (işgal) etmesi

     Rusya, Balkan Slavlarını birleştirmek ve Avusturya - Macaristan İmparatorluğunun yayılmasını önlemek ve Balkanlarda geriye kalan Türk Topraklarını Slav ülkeleri arasında paylaştırmak istemiştir. Rusya’nın asıl ve gizli amacı, Slavların üzerinden Boğazlara yerleşmektir.

     Bu gelişmeler sonucunda, 8 Ekim 1912’de Karadağ, 17 Ekim 1912’de Bulgaristan ileSırbistan ve 19 Ekim 1912’de Yunanistan, Osmanlı Devletine savaş ilan etmişlerdir. Böylece Birinci Balkan Savaşı başlar.

     Birinci Balkan Savaşı’nda Yunanlılar, Selanik’i ele geçirmiş, Bozcaada, Limni, Somatraki ve Taşoz Adalarını işgal etmişlerdir. Bu işgallere stratejik açıdan bakıldığında, Osmanlı Devletinin Makedonya ile denizden bağlantısı kesilmiş oluyordu.

     Balkan Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında 30 Mayıs 1913’de Londra’da barış antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşma ile Avrupa toprakları Balkan Devletlerine bırakılmıştır. Osmanlı Devletinin çekilmesi Balkanlarda büyük bir boşluk meydana getirmiş, aralarındaki ittifakı unutan Balkan Devletleri bu boşluğu doldurmak için birbirleriyle savaşa girişmişlerdir. İkinci Balkan Savaşı, kendi aralarında başlamıştır.

     Bunu fırsat bilen Osmanlı Devleti, Bulgar işgali altında bulunan Edirne’yi geri almıştır.

Osmanlı Devletine ihanet ve isyan eden Balkan Devletleri bir daha rahat yüzü görmemişlerdir. Balkan Devletleri arasındaki savaşlar günümüzde de sürmektedir. Arabistan’da ayni durumdadır. 1905 yılından sonra İngiliz, Fransız ve Ruslar’la birleşerek Osmanlı İmparatorluğu Askerlerini “Tamamı Evlad-ı Fatihan soyu ve Müslümandır.” Libya, Filistin, Ürdün, Musul, Yemen, Hicaz cephelerinde arkadan vuran Araplarda günümüzde rahat yüzü görmemektedirler. Yüce Yaradanın adaletinden şüphe edilir mi?

 

a3) Birinci Dünya Şavaşı

     On dokuzuncu yüzyıl endüstrileşmenin hız kazandığı bir yüzyıl olmuş, bunun sonucu olarakta sömürgecilik gelişmiş ve genişlemiştir. Diplomatik münasebetlerin alanı Avrupa’nın dar sınırlarından çıkarak Afrika ve Uzakdoğu’ya yayılmıştır. Bloklaşan büyük devletler arasında çatışma alanları ve imkanları da artmıştır. Boklar arasındaki rekabet “(1- İngiltere, 2- Fransa, 3-Avusturya, 4- Rusya- Almaya)” ve çıkar çatışması her an büyük bir bunalım yaratabilecek hale gelmişti. Bu bunalımın doğması da çok gecikmedi. 1914 yılının 26 Haziran günü Avusturya - Macaristan veliahdı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülünce, Avusturya, 28 Temmuz 1914’de Sırbistan’a savaş açtı. Bunun üzerine Ruslar Sırplar’a, Almanlarda Avusturya’ya arka çıkınca bir hafta içinde Avrupa’da başlayan  ve giderek bütün dünyayı saran ilk dünya savaşı başlamış oldu.

     Osmanlı Devleti, Almanya’nın Müttefiki olarak Birinci Dünya Savaşı’na girince Yunanistan’ın Başbakanı Venizelos “Megali İdea” rüyasını gerçekleştirmek için Kral 1.Konstantin’i savaşa girmeye ikna etmeye çalıştıysada, Kral bu riski göze alamadı. Oysa Yunan Başbakanı Venizelos, başta Loyd George olmak üzere İngiliz yetkililerle savaş sonrasında parçalanacak olan Osmanlı Devletinden pay kapmanın pazarlığına başlamıştı.

     Almanya’nın yenilmesiyle sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı’nda müttefiki osmanlı Devleti’de yenik sayılarak 30 Ekim 1918 tarihinde Mondoros Müterekesini imzalamıştır. 12 Ocak 1919 tarihinde barış şartlarını görüşmek üzere Paris’te başlanan çalışmalar 1919 ve 1920 yıllarını da içine alarak Londra ve Sanremo’da sürmüş ve Sevr Antlaşması’yla sonuçlanmıştır.

SEVR ANLAŞMASINA GÖRE OSMANLI DEVLETİ

 

 

A-Anlaşma Devletlerinin ortak yönetimine bırakılan Boğazlar Bölgesi.

B-Yönetimi 5 yıl için Yunanistan’a bırakılan, daha sonra onlara geçecek          bölge

C -İtalyan nüfuz bölgesi

D -Fransız nüfuz bölgesi

E -İngiliz nüfuz bölgesi

F -Özerk olması düşünülen bölge

G-Ermenistan’a verilmesi düşünülen bölge

      Samsun’dan doğan Kurtuluş Güneşi.

 

Haritada görüldüğü gibi Yeşil renkli çizgi içinde kalan bölge elimizde kalan son toprak parçasıdır. Sevr anlaşması yalnızca iki kelimeyle özetlenebilir. “TÜRKSÜZ DÜNYA” anlaşması. Büyük Önderimiz, Silah Arkadaşları ve bu Kutsal Vatan topraklarını bize emanet eden dedelerimiz, ninelerimiz, kısaca Atalarımız ne kadar büyük bir iş başarmışlar. Yüce Allah, Onlardan rahmetini esirgemesin.

 

a4) İzmir’in Yunanlılar Tarafından İşgali.

     Azılı bir Türk düşmanı olan Yunan Başbakanı Venizelos, Ege’yi bir yunan denizi durumuna getirmeyi, iki kıtaya ve beş denize (Adriyatik, Akdeniz, Ege, Marmara, Karadeniz) açılan Yunanistan’ı yaratmak istiyordu. Bu istek Yunanistan’ı Megali İdea’nın doruğa çıktığı ve söndüğü “Anadolu Macerasına” götürecektir.

     Paris görüşmeleri başladıktan üç ay sonra, yine İngiltere, Fransa ve Rusya’nın desteğiyle 15 mayıs 1919’ da Yunanlılar İzmir’i işgale başladılar. İşgali dünya kamuoyu önünde haklı göstermek için Venizelos’un öne sürdüğü  görüş “Ege Adaları, coğrafi ve İktisadi bakımdan Anadolu’nun devamı sayılması gereken yerlerdir” şeklindeydi. (İsmet Binark. Türk Yunan Münasebetlerinin dünü bugünü. Sayfa : 28) Bu görüşlerini kabul ettiren Venizelos İzmir’i işgalde hiç tereddüt göstermemiştir.

     Yunan Başbakanı Venizelos’un bu görüşüne, yani; “Ege Adaları Anadolu’nun devamı ve uzantısı olduğuna göre; Ege Adalarını’nın hepsini bize bırakmaları gerekmez mi?” Bugün Yunanlılar, Venizelos’un bu görüşünü nasıl karşılarlar bilinmez ama; unutulmamalıdır ki, tarih tekerrürden ibarettir.

2.BÖLÜM

YUNAN ZULMÜ

 

     Büyük Türk Milletinin Ecdadı olan Atalarımız, Anadolu topraklarına ayak bastıkları 26 Ağustos 1071 Cuma gününden itibaren fethettiği yerlerde yaşayan topluluklara, inanç özgürlüğü, yaşam tarzı özgürlüğü, can, mal, ırz ve namus güvenliği sağlamıştır. Türklük tarihinin hiç bir döneminde, toplu katliamlara, toplu yoketmelere, ırza ve namusa tecavüze rastlanamaz. Biz Türkler’in, bin yıllık yazılı Türklük tarihi, daha eskiye dayanan taş yazıtlar, Türk Akıncılarından korunmak için “Çin Seddi”ni yapan Çin yazılı tarihinde, İngiliz Krallığı yazılı tarihinde, Fransız tarihinde yazılı belgelerin arasında,günümüzde insanlık suçu sayılabilecek bir suç işlendiğine rastlanmamıştır. Böyle bir belgeye rastlamış olsalardı şu ana kadar yapmadıklarını bırakmazlardı.

      Oysa Yunanlıları teçhiz ederek, silahlandırarak Yurdumuza saldırtan İngilizler, Fransızlar ve Ruslar insanlık suçu sayılan soykırımı en fazla gerçekleştirmiş ülkelerdir.

İngilizler, Amerika ve Avustralya yerlilerini insafsızca yok etmişlerdir.

Fransızlar, Kolonilerinde ve Cezayir’de sayısız katliamlar ve cinayetler işlemişlerdir.

Ruslar, hem çarlık döneminde hem de komünizm döneminde toplu katliamlar ve cinayetler işlemişlerdir.

     Ayrıca bu ülkeler ve pek çok Avrupa ülkesinde gerekçesi belli olmayan Tehcir hareketi tarzındaki sürgünleri, 1. ve 2.nci dünya savaşının filme alınmış belgelerinde, her televizyon kanalında“Dünya savaşları belgeseli” programlarında izlemek mümkündür.  Bu üç ülkenin desteğiyle Anadolu muzu işgal eden Yunanlılar, Fener Rum Patrikhanesine bağlı eli kanlı papazlarının, oradan aldıkları talimatlarıyla yurdumuzun batısında akıl almaz katliamlar ve cinayetler işledikleri yabancı ülkelerin oluşturduğu komisyonların resmi raporlarıyla belgelenmiştir.

     Yunanlılar, Ülkemizi işgal etmeye başladıktan andan itibaren tüyler ürperten cinayetlere ve katliamlara girişmişlerdir.  “Kızılay” ın müracaatı üzerine bu cinayet ve katliamları incelemek ve rapor altına almak için yabancılardan oluşan iki tetkik heyeti kurulmuştur.

     Birinci Heyet.: “İngiliz Generali Franks (Başkan), İtalyan Albayı Roletto (Asil Üye), Fransız Albayı Vick, (Asil Üye) ve Fotoğrafçı  M.Gheri”den kurulmuştur.

     İkinci Heyet.: “İngiliz Miralayı Permer (Başkan), İtalyan Miralayı İtelli (Asil Üye), Fransız Miralayı Mitofiski, (Asil Üye)”den kurulmuştur.

     Yunanlıların Marmara Bölgesinde yaptıkları katliamlar ve işledikleri cinayetlerin bir kısmı, yerinde görülebilenler yukarıdaki heyet tarafından belgelenmiş ve rapor haline getirilmiştir.

     Bu iki heyetin raporları Dahiliye Vekaleti (İçişleri Bakanlığı) tarafından “Türkiye’de Yunan Fecayii”, adı altında kitap haline getirilmiş, Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak İstanbul’da Ahmet İhsan Matbaasında 1338 (1922) tarihinde basılmıştır. Bu iki heyet tarafından düzenlenen raporların bir kısmı aşağıdadır.

 

A) MARMARA BÖLGESİNDE YUNAN ZULMÜ. (Yukarıdaki Heyetlerin Raporlarından)

    

     1- ORHANGAZİ VE GEMLİK ( 11 Mayıs 1921 tarihli rapor): Bin evlik Orhangazi’de yangından ancak beş ev kurtulmuştu. Bu evlerden birisi Türk cesetleriyle doluydu. Üst üste yığılmış cesetlerin arasından inleme sesleri geliyordu. Heyet azaları kan içinde olan  bu cesetleri birbiri üzerinden indirerek hayatta kalanları ayırmak istedi. Ancak, koma halinde ve nabızları durmak üzere olan bir ihtiyarla, 16 yaşında bir genci ayırabildi. Diğer bir sokakta ağzına el bombası konulmuş bir delikanlı bulundu. Gözleri açık kalmıştı. İki adım ötede iki yaşlarında başsız bir çocuk bulunuyordu. Irzına geçilmiş 12 yaşında Kezban isimli bir kız güçlükle konuşabiliyordu. İç sokaklardan birinde 60 yaşında olan Huriye Hanım’ın ırzına geçilmiş ve öldürülmüştü. İsimler, civar köylerden sağ kalan Türklere cesetler gösterilerek tespit edilmiştir.

Büyük Türk Milleti! Unutma! Bu yapılanları her zaman hatırla, çocuklarına torunlarına anlat. Atalarının başına gelenler onların başına gelmesin. Ellerine geçecek ilk fırsatta Yunanlılar ayni şeyi tekrar yapacaklardır.Onların eline fırsat verme.

     2- NARLI, KAPAKLI, KARACAALİ ( 15 Mayıs 1921 tarihli rapor. Saat 6.30 ): Bu üç köy ateşler içindeydi. Bilhasa Karacaali’den yükselen alevler akşam karanlığında insanın içine korku veriyordu. Bu üç köye evvela ödeyemeyecekleri kadar fazla bir para cezası verilmiş. Para ödenemeyince erkekler Karacaali’nin mezarlığına toplattırılmış, saat, para, yüzük gibi neleri varsa alınmış, kadınlarda ayni soyguna tabi tutulduktan sonra etrafları ikiyüz Yunan askeri tarafından çevrilmiş ve kocalarının gözleri önünde ırzına geçildikten sonra kurşuna dizilmişlerdir. Sonra da erkeklere de ayni canavarlık tatbik edilmiştir. Genç kızları kendilerine ayırmışlar. Irzlarına geçtikten sonra her birini koyun gibi boğazlayarak kesmişler. Sonra cesetlerinden koparılan başlar köy yolunun hemen yanına yığılmıştı.

     3- HAMİDİYE KÖYÜ (14 Mayıs 1921 tarihli rapor): 11 Mayıs günü köye giren ikiyüz Yunan askeri evlere saldırmış, bütün halkı anadan doğma soymuş, erkekleri kasatura ve baltalarla öldürmüş, kızları kirletmiş ve çocukları süngü ile delik deşik etmişlerdir.

     4- MURATOBA KÖYÜ (14 Mayıs 1921 tarihli rapor): Öğleden sonra 2.30 da bu köye 300 Yunan askeri girmiştir. Evvela erkeklerin hepsini bir kahveye, kadınları da köy camisine doldurmuşlardır. Camiyi gaz dökerek ateşe vermişler, erkeklerin bulunduğu kahveyi de makineli tüfekle yarım saat taramışlardır. Camiden kaçmak isteyen kadınları da makineli tüfek ateşine tutmuşlardır. Irza tecavüzler burada da korkunç hadde varmıştı.

     5- SULTANİYE KÖYÜ (Rapor 209), TEŞVİKİYE KÖYÜ (10 Mayıs 1921,Rapor 210), ÇAKILLI KÖYÜ (16 Ekim 1921 tarihli rapor ), CİHANKÖY KÖYÜ (19 Ekim 1921 tarihli rapor).: Bu köylerin hepsinde de yukarıdaki gibi vahşetler, katliamlar, ırza tecavüzler ve cinayetler gerçekleştirilmiştir.

 

YALOVA’DA ZULÜMLER VE VAHŞET

     6- ÇINARCIK NAHİYESİ (24 Nisan 1921 tarihli rapor).: 60 Yunan askerinden oluşan bir müfrezeye, KURU, ENGERE, KATIRLI, KADIKÖY, HACI MECİD ve ELMALI köylerinin yerli Rumları da katılarak Çınarcık köyü muhasara edilmiştir. Çınarcık’taki yerli Rumlardan Kemiksizoğlu Dimitri, Yağ fabrikatörü Koço, Panuri, Muhtar Hristo ve doktor Lazar köy halkına bir beyanname hazırlayarak, “Yunanlıların halkı korumak için geldiğini, kimsenin hiçbir yere kımıldamamasını ve bütün varlıklarını meydana getirip koymalarını” söylemişlerdir. Ayrıca kaçmak isteyenler için bir mesuliyet kabul etmeyeceklerini de söylemişlerdir. Türk halkı bu emre itaat etmiş ve bütün mallar meydana biriktikten sonra Yunan askerleri sökün ederek hepsini at arabalarına yüklemeye başlamışlardır. Türklerin itirazlarına yerli Rumlar şu cevabı vermiştir. “ — Ne yapalım, bunlar silahlı, biz karışmayız. Siz artık başınızın çaresine bakın” Bu cevap, Türkler arasında paniğe sebep olmaya kalmadan üzerlerine makineli tüfek ateşi açılmıştır. Sağa sola kaçmaya çalışanlar da civar da pusu kurmuş yerli Rumlar tarafından öldürülmüşlerdir. İkişer ikişer sıralattıkları Türkler’den birinin eline bıçak vererek karşısındakini öldürmeye zorlanmıştır. Bu şimdiye kadar heyetimizin karşılaştığı değişik bir işkence şeklidir. Bir taraftan ateşe verilen evler tutuşurken Yunan askerleri süngü ucuna taktıkları küçük bebekleri kuzu kızartır gibi ateşe tutmuşlar, genç kızların memelerini keserek kebap etmişlerdir.

     7- KOCADERE’NİN ZİR ve BALA KÖYLERİ (12 - 15 Mayıs 1921 tarihli rapor. :208) Bu iki köyde işlenen vahşet de tüyler ürperticidir. Döğmek, süngülemek, yakmak suretiyle ölümlere sebep olunmuştur. Çocukların hiçbiri bırakılmaksızın sıra ile süngülenmiştir. BALA köyünde heyet tarafından yakalanan bir Yunan askerinin çantasında bir avuç kınalı kadın parmağı, bilezikler ve altınlar çıkmıştır.

     8- ORTABURUN KÖYÜ (13 Nisan 1921 tarihli rapor.) Yalova’daki Yunan kumandanın yerli Rumlardan kurduğu çeteler, Kelek, Zindanköy, Uzunpınar, Müslim, Çalcıköy, Delipazar, Salucak, Dağıstani, Reşadiye, Kirazlı ve Yurtan köylerine baskın yapmışlar para ve kıymetli eşya olarak ne varsa alıp gitmişlerdir. Ertesi gün aynı çeteler tekrar bu köylere yayılarak türlü zulüm ve işkenceler yapmışlardır.

 

BEYKOZ’DA ZULÜMLER VE VAHŞET

     9- HÜSEYİNLİ KÖYÜ (8 Mayıs 1921 tarihli rapor :365).: 15 Temmuz 1920 tarihinde bir Yunan taburu Hüseyinli köyünü kuşatarak mitralyöz ve yaylım ateşiyle ahaliyi katlettikten sonra  her şeyi yağmalayıp, otuzbeş haneli köyün, ev, ahır, samanlık, cami, mektep ve harmanlardaki ekinleriyle tamamiyle yakmışlardır.

    10- ÖMERLİ NAHİYESİ, SARPINAR KÖYÜ (14 Mayıs 1921 tarihli rapor :375) Bu köylerde de ayni soygun ve cinayetleri yaptıktan sonra buraları baştan başa yaktılar. 

    11- BUZHANE KÖYÜ, ÖRÜMCE KÖYÜ, MURATLI KÖYÜ (1 Mayıs 1921 tarihli rapor.).: Yunan müfrezesi hemen her girdiği köyde yağma, talan, yangın, dövme ve genç kızlara hemen her köyde erkeklerin gözleri önünde tecavüzde bulundular. Bu hususta heyet muhtelif raporlarla bu hadiseleri tespit etti.

 

ŞİLE’DE ZULÜMLER VE VAHŞET

    Yunanlılar genellikle ayni çeşit işkenceler yapmaktaydılar. Başvurdukları usüller şunlardır.“Tırnak sökme, un çuvalında dövme, çuvala koyup suya atma, ayaktan ağaca asma, ağaca asılanları kasap gibi parça parça etme, diri diri kazdırılan çukura gömme, göz oyma, kulak kesme, kol ve bacak kesme, camiye doldurup yakma, evlerde soygun, ırza geçme, kadın memelerinden kebap yapma, göz ve kulak kesip oymalar, kadınlara zorla çiğnettirilen erkek uzuvları, anne ve babasına zorla tecavüz ettirmeler, kurşuna dizme, edep yerine bomba koymalar, ağza bomba koymalar, Kur’anı Kerime hakaretle muamele, kızgın demirle dağlamalar, .....

    12- KARA MANDRA KÖYÜ, KURUCAKÖY KÖYÜ (12 Mayıs 1921 tarihli rapor.:365) .: İkisi makineli tüfekli 9 Yunan askeri Kara Mandra köyüne gelmişler, evvela iki bin (2000) altın istemişlerdir. Köyün eşrafından Hacı Mustafa Efendi’nin “ paramız yoktur!...” demesi üzerine evvela onun sakalını tutuşturmuşlar, kurşunlayarak öldürdükten sonra kızının namusunu telef etmişler ve boynundan bir iple ahırdaki atın kuyruğuna bağlamış ve atı süngü ile kovalamaya başlamışlardır. Kız parça parça olmuştur. Yunanlılar köy erkeklerini ayaklarından birbirlerine bağlayarak kırbaç ve odunla dövmek suretiyle köyü dolaştırmışlar ve bir çoğunu kurşuna dizerek öldürmüşlerdir.

    Bir Yunan askeri doktoru otuz Yunan askeriyle birlikte Kurucaköy’üne girmiş Çuloğlu Mehmet, Eğriboyun Ahmet, Yakup oğlu Recep, Pehlivan Ahmet ve Abdullah oğlu Mustafa’yı rehin tutarak köylüden 3000 altın istemişlerdir. Heyetimiz saat iki buçukta (14.30) bu köye doğru yaklaşmış ve devamlı silah sesleriyle karşılaşmıştır. Köye girince iki Yunan askerinin bir genç kızın elbiselerini yırtmaya çalıştığı görülmüş, ismi Ayşe olan kız bize doğru kaçarken arkadan vurulmuştur. İleride kümelenmiş erkeklere yaylım ateşi açılmakta idi. Heyet ancak Yunanlılar köyü ateşe verip kaçtıktan  sonra köye girmiş ve alevler arasında kalan evlerden yükselen bağrışmalar duymuştur. Sokaklarda çıplak veya elbiseli genç kadın ölülerinden sekiz tanesi sayılmış, sağ kalan üç Türk bizi Yunanlı zannederek kaçmışlardır.

    13- TEKE DİVANI KÖYÜ, ŞUAYİPLİ KÖYÜ ( 14 Mayıs 1921 tarihli rapor:367).: Teke Divanı köyüne giren üç yüz (300) silahlı Yunan askeri önce altı bin (6000) altın istemişler, fakat köylü bunu yarım saatte temin edemeyince evvela ihtiyar kadınları toplayıp ayaklarından asarak, altlarında saman tutuşturarak yakmaya başlamışlardır. Galeyana gelen erkeklerin üzerine makineli tüfek ateşi açılmış, sonra kızlar toplanmıştır. Bunlardan Asiye isimli genç kızın iki göğsü bıçakla kesilerek saman ateşine atılmış ve kız öldürülmüştür.

    Şuayipli köyüne teğmen Koçaros’un kumandasında giren yüzelli (150) Yunan askeri, saman çuvallarına köylüleri koyarak dövdürmüş, sonra çuvaldan çıkarıp ayaklarından ağaçlara asarak hepsini iki saat içinde parça parça etmiştir. Bu arada nerden atıldığı belli olmayan kurşunla Koçaros vurulmuş ve oraya yığılmıştır. Bu hadise üzerine Yunanlılar derhal camiyi ateşe vermişler ve korkudan kaçmışlardır. Ertesi gün tekrar üçyüz (300) kişilik bir kuvvetle bu köye giren Yunanlılar bir tek canlı insan bırakmadan kadınlara her türlü azap ve işkence (.......) yapmak suretiyle hepsini öldürmüşlerdir.

    14- KAPAKLI KÖYÜ ( 7 Mayıs 1921 tarihli rapor)

    Komisyonun elde ettiği ikinci faciaya ait bilgiler.: 1 Mayıs 1921 günü Gemlik ve civarında Yunan zulmünden kurtulmak ve İstanbul’a gitmek için binlerce insan Kapaklı’ya birikmişti. Bunlar gelecek motörleri beklerken Yunanlılar tarafından haber alınarak bölgeye bin (1000) asker gönderilmiş. Yunanlılar Kapaklı’ya girer girmez müthiş bir ateşle köyde bulunan binlerce Türk’ü öldürmeye başlamış, bu ölüm rüzgarından hiç kimse kurtulamamış, 6 saat içinde bütün Türkler öldürülmüştür.

   15- KÜÇÜK KUMLA KÖYÜ: (15 Mayıs 1921- Rapor:208), KARACAALİ KÖYÜ (Rapor:234), KIZILCAKÖY (7 Mayıs 1921 tarihli rapor), ÇANAKLI KÖYÜ.(14 Mayıs 1921. Rapor:365), YAYLA KÖYÜ (12 Mayıs 1921 tarihli rapor), ŞAHİNBURGAZ KÖYÜ (15 Kasım 1921 tarihli rapor), RODOSTO KÖYÜ (21 Nisan 1921- Rapor : 155) vs....

   Yukarıdaki köylerin hepsinde bütün vahşetler tekrarlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Daha fazlası var ama  okurken bile insanın yüreği dayanmıyor. Belgelerin önemli bölümlerine bakalım.

   Beynelminel Kızılhaç Temsilcisi Mr.Maurice Gehri’nin on günlük  izlenimleri ve şahit olduğu olaylar sonucu hazırladığı rapordan elim sayfalar....:

   “Öğleden sonra Gemlik Ortodoks kilisesini ziyaret ettim. Güya İznik’te Türkler’in Rumlara saldırdığını iddia eden başpapaz şu itirafta bulundu. » “ Yunan ordusu, tedip hareketinde çok mutedil davrandı. Ben ki, asker değil, bir din adamıyım. İsterdim ki, bir teki kalmamacasına bütün Türkler imha edilsin.” «

 Lütfen dikkat ediniz! Bu sözleri söyleyen papaz İznik Başpiskoposu « Vasilyos » ‘du. Bir din adamı mı? Yoksa eli kanlı bir katil mi? Ne kadar düşündürücü! Öyle değil mi?

 

BURSA’DA ZULÜMLER VE VAHŞET

    Bursa da en fazla zulüm görmüş vilayetlerimizdendir. İçişleri bakanlığının resmi tahkikat tutanaklarından bildirdiğine göre Yunanlılar bu havalide caman 15977 ev ve bina yakmışlardır. Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emri üzerine Ordumuzun çok hızlı hareketi yüzünden Bursa, Mudanya, Mustafa Kemal Paşa, (Kirmasti) ve Gemlik kasabalarını yakmaya fırsat bulamamışlar fakat, Karacabey kasabasını baştan başa yakmışlardır. Ayrıca kazalara yakın elliyi aşkın köyleri de yağma etmiş ve köy halkına çeşitli zulümler yapmışlardır. “Yunan ordusunun Bursa’ya girişinde, Venizelos’un oğlu olan kumandan SOFOKLİS, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurcusu olan OSMAN GAZİ’nin sandukasını tekmeleyerek ““ Kalk da Milletini Kurtar ”” diye hakaret ettikten sonra sandukaya elini dayayarak poz verip fotoğraf çektirmiştir.”(Yunan Mezalimi. Sayfa :223)

 

İZMİT’TE ZULÜMLER VE VAHŞET

İZMİT .: “” M.Gheri’nin 5 nolu raporu. 10 Temmuz 1921 — İzmit ””

Dört gün önce Yunanlıların İzmit’te büyük bir katliama hazırlandıkları haberi “İstanbul Müttefik Kuvvetler Komutanlığı’na” bildirilince yine beraber bulunduğumuz heyet görevlendirildi. Dün Gülnihal vapuruyla İzmit’e geldik. Gülnihal sıcaklık ve alev dalgalarından rıhtıma yanaşamıyordu. Yunanlılar İzmit’i ateşe vermişlerdi. Bütün mahalleler, bütün sokaklar alevler içindeydi. Kadınların çığlıkları sahile yüz metre mesafede demirlemiş olan Gülnihal’e kadar geliyordu. Kızıllıklar içinde koşuşanları, düşenleri, feryat edenleri görüyorduk. Bu halde toprağa ayak basmamıza imkan yoktu. Şehir içinden hiç kesilmeyen silah sesleri geliyordu....... 28 Haziranda bizden başka bir müttefik heyeti de İzmit’teymiş. Yunan kumandanına katliam yapılmaması için ikazda bulunduğu halde biz gelmeden bir gün evvel müthiş bir insan öldürme faaliyeti başlamış. Üç bin (3000) Türk “Fransız Mektebi’ ne” sığınmış. Bunu haber alan yerli rumlar binayı havaya uçurmak istemişler. Fransız Yüzbaşısı Nicol Jayers, Amerikan kumandanı ile birleşerek mektebin etrafını askerlerle çevirtmiş. Yunanlılar yaklaşmaya cesaret edememişler.........

Fransız Papazı Pierre Banait şunları anlatmıştır. ““Kilisenin karşısında bulunan altı Türk evinin kapılarının kırılmasına uyandım. Yunan askerleri dipçiklerle kapılara vuruyor, deviriyorlar, bir kaç el silah attıktan sonra içeriye giriyorlardı. Bir an evin içinde kıyamet kopuyordu. Bağrışmalar, ağlamalar ve silah sesleri birbirine karışıyordu. Sonra evin genç kızları merdivenlerden tekmelerle ve sürüklenerek dışarı atılıyordu. Bir yunan neferi kızın bileğini büküp yanında götürüyordu.Muhtarzade Emin Bey’i, kızının götürülmesine mani olmak istediği için evinin önündeki ağaca astılar.””

Papaz Pierre Banait gece kiliseden çıkarak, ilerideki bir mahalleye gidip Türk evlerinin kapılarını birer birer çalarak Yunanlıların kendilerini öldüreceklerini, hemen gelip kiliseye sığınmalarını söylemiş. Bu haberi her Türk evi iki saat içinde birbirlerine duyurmuşlar. Böylelikle kiliseye üçbine yakın sayıda Türk toplanmış. Yunanlılar Fransız Mektebinde olduğu gibi kiliseyi de basarak Türkleri almak istemişler. Fransız Yüzbaşısı Allen Gaumard’ ın sert tutumu ve müdahalesi üzerine bunu gerçekleştirememişlerdir.

Fransız Yüzbaşısı Nicol Jayers ve Allen Gaumar’da, ismi yazılmamış Amerikalı kumandana yaptıkları bu yardımdan dolayı şükranlarımı sunuyorum. Bu gün onlarda fani dünyadan göçtüler. Allah rahmetini onlardanda esirgemesin.

Ayni şekilde katliamlar, Ezine ve köyleri, Biga, Bandırma, Erdek, Çatalça ve Gelibolu ve köylerinde de gerçekleştirilmiştir. Yunanlıların aslında ne olduğunu anlatan Tahrik Heyeti Kızılhaç Mümessili M. Gheri’nin  5 nolu raporun sonundaki şu sözlerine dikkat ediniz.

““Yunanlılar son derece korkak. Korkak olanlar, kendilerine bir başkasının galip geleceğini zannederek ellerine geçen fırsatlarda çok zalim olurlar. Yunanlılar bize kitaplarda okutulan  « Helen Medeniyeti » nin varisi değillerdir. İstila orduları girdikleri memleketlerde yerleşmek isterlerse zulüm ve işkenceden vazgeçerler. Yunanlılar buralarda bir gün mağlup olacaklarını ve kendilerinden intikam alınacağını sezmişlerki; bu vahşeti işlediler. Türklerin bu zulüm ve işkencelerin acısını alacaklarını tahmin ediyorum. Nitekim Eskişehir’de başlayan çözülmenin pek feci bir ricat olduğu haberleri geliyor. Yapılan bu vahşetin hesabı çok uzun sürecektir. Türklerin can, mal, para olarak büyük kayıpları vardır. Eğer Türkler hafızaları zayıf bir millet değillerse, komşularına pek güler yüzlü olmayacaklardır.””

Lütfen dikkat ediniz! M Gheri’nin son cümlesi ““Eğer Türkler hafızaları zayıf bir millet değillerse, komşularına pek güler yüzlü olmayacaklardır.””

 

B) EGE BÖLGESİ ZULÜMLERİ

            Yunanistan Megali İdeası’nın en önemli hedeflerinden biriside Anadolumuzun en verimli yeri olan EGE BÖLGESİ’ne sahip olmaktı. Yunanistan’ın başında maceraperest bir yapıya sahip olan, hudutsuz ihtias ve şımarıklılığına Yunan Milletini alet eden Başbakan Elefteriyos Venizelos vardı. Sevr antlaşmasından sonra İngilizlerden koparılan taviz ve yardımlarla “Büyük Yunanistan—Büyük Bizans” hayaliyle başı dönen maceracı siyaset adamı Anadolu’yu işgal etmek hayal ve çılgınlığı ile Yunan Ordusunu 15 Mayıs 1915 tarihinde İzmir’e çıkarttı. Bu tarihten itibaren Türk Milleti cihan tarihinde hiç bir zaman görülmemiş olan vahşi, kanlı ve haince cinayetlere maruz kalmıştır.

            “Yunanlıların İzmir’de giriştiği kıyım harekatı tüyler ürperticidir. İşgalin ilk kırksekiz saatinde İzmir ve banliyölerinde iki binden (2000) fazla Türk katledilmiştir. Vahşice işlenen bu cinayetler, İzmir rıhtımında demirleyen yabancı devletlerin savaş gemilerinin subay ve erlerinin gözleri önünde yapılmıştır.” (Hüseyin ışık. Anadolu’da Yunan Mezalimi. Tarih Boyunca Türk—Yunan İlişkileri. Üçüncü Askeri Tarih Semineri. 1986,381.s.)

 

1- İZMİR İLİNDEKİ VAHŞET

            Yunanlıların işlediği bu vahşet ve katliamın baş sorumlusu onları techiz eden ve kışkırtan İngilizler , Fransızlar ve İtalyanlardır. ““4 Ekim 1933'de Yugoslavya Kralı Alexandre, Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret eder. Kral Alexandre “size bir sırrımı söyleyeceğim Mustafa Kemal Paşa.” der ve konuşmaya devam eder. "Eğer bazı Avrupa Devletlerinin vaadlerine kanmış olsaydık, (Yugoslavya Kralı Bu sözleriyle İngilizleri ve Fransızları kastetmiştir.) Anadolu'ya Yunanlıların yerine biz çıkacaktık.”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK gülerek;  -Geçmiţ olsun Kral Hazretleri... diye cevap verir.”””

İngiliz ve Fransızlar, Yunanistan’dan önce, Yugoslavya’ya Anadoluyu işgal ettirmeyi düşünmüşler.

Maliye Müfettişlerinden Muvaffak Bey’in raporundan:

İngiliz ve Fransızları vaatlerine kanarak 15 Mayıs 1919 tarihinin sabahı, saat sekiz buçukta Yunan askerleri yerli rumların coşkulu tezahüratları arasında işgale başlamışlardır. (İngiliz Amiral Calthorpe...:“İşgalin hakikaten muvafak olacaktır diyerek şifahi teminat vermiştir.”Türkün Siyah Kitabı Sayfa.:171)

Yunan kıtaları rıhtıma çıkıp iki yüz metre ilerledikten sonra, iki el silah atıldı. Yerli Rumlar tarafından atılan kurşunlarla Komiser Hüseyin Efendi şehit edildi. Bu iki el silah sesi üzerine Yunanlıların, sessiz ve müdafasız duran kışla ve hükümet konağını şiddetli bir ateşe tabi tuttuklarına, benim gibi orada bulunan bir çok kişi tarafından şahit olunmuştur. Yarım saat devam eden bombardımanın bir aralık hafiflediğini gören Kolordu Kumandanı Ali Nadir Paşa, Teğmen Celal Bey’i eline beyaz bir bayrak alarak ateşin kesilmesini talep etmeğe memur etti. Genç Türk subayının elinde beyaz bayrağı gördükleri halde, ateşi kesmeyerek onu yaraladılar. Ancak bir müddet sonra silah atmaktan vazgeçtiler. Yunan subayı hayatlarını korumak şartıyla kışladaki subay ve erlerin teslimini istedi. Teslim olan subay ve erler başlarında Ali Nadir Paşa olduğu halde kışladan çıkmaya başladılar. Ali Nadir Paşa, kapıdan çıkar çıkmaz bir Yunan subayı tarafından yakasına sarılarak yere düşürüldü ve ayakları altında çiğnendi. Maiyetindeki subaylarda ayni hakaret ve muameleyi görmüş birçok defa“Zito Venizelos” (Yaşasın Venizelos), diye bağırmaya zorlandı. “Zito Venizelos” (Yaşasın Venizelos), diye bağırmayı reddeden Türk Miralayı Fethi Bey, süngü ve dipçik darbeleriyle vahşice şehit edildi. Türk subay ve er kafilesi hapishane haline getirilen Patris Vapuruna sevk ettiler. Giderken elerini yukarda tutulmaya zorlanan, serpuşları alınmış, elbiseleri yırtılmış Türk askerlerinin üzerlerinde kıymetli ne varsa soyulduğu gibi yapılmadık işkence ve hakaret de bırakılmamıştır. Bizzat Yunan subayları fiil ve sözleriyle bu işe önderlik etmişlerdir. Rıhtıma gelindiğinde Türk askeri kafilesi, gerek demirli duran gemilerden ve gerekse güzergahta dizilmiş olan Yunanlılar veyahut evlerin pencere ve balkonlarına çıkmış olan yerli rumlar tarafından açılan müthiş bir ateşe maruz kaldı. Bilhassa LEON adındaki Yunan torpidosuyla Anadolu yakasından pek çok mermi atıldı. Türk subaylarından otuz kadarı şehit oldu atmış kadarı da yaralandı. Bu katliam bir çok yabancının ve limanda demirli bulunan İtilaf Devletleri Kuvvetlerinin gemilerindeki personelin gözleri önünde cereyan etti........

İzmir’de ve Ege Bölgesi’ndeki katliamların planlayıcısı, işlenen cinayetlerin asıl sorumlusu yıllarca Türk’ün ekmeğini yemiş, adalet ve hoşgörüsüne sığınmış olan yerli Papaz Hrisostomos’tu. Aslen bir domuz kasabı bir yerli rumun oğluydu. Atina’da hususi surette yetiştirilerek İzmir’e “Baş Metropolit” olarak gönderilmişti. İstanbul Patrikhanesinde planlanan ihtilal ve katliam programının Ege Bölgesi baş idarecisiydi. Yunan ordusu İzmir’e çıkmadan önce gerekli bütün hıyanet hazırlıklarını ikmal etmişti.

( 15 Mayıs 1919 sabahı İzmir’de vatan toprağını işgal eden Yunan askerlerini, rıhtımda takdis eden yine bu hain papaz Hrisostomos’tu. Kurtuluş Şavaşı’nın zaferle sonuçlanmasına kadar işlenen tüyler ürpertici cinayetlerin baş sorumlusu olduğu için, zaferden sonra İzmir’de halk tarafından linç edilmiştir.)

İzmir’in bugün sınırları içinde kalan ilçeleri o zamanlar birer köy halindeydi. Urla, Bornova, Cumaovası, Görece, Palamut, Nifeyaka, Sivrihisar, Doğanbey, Buca, Akçaköy, Dereköy, Çatallar, Çamurdere vb. yerlerde yapılan katliamlar ve işlenen cinayetler son derece vahşiceydi.

 
Bu yazı toplam 835 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Aydın Özel | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0544 8148480 | Haber Yazılımı: CM Bilişim