• Aydın17 °C

Halil KANARGI / Köşe Yazarı

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Halil KANARGI / Köşe Yazarı

YUNAN MESELESİ 2

28 Ekim 2010 Perşembe 12:28

İZMİR YANGINI  ..: ““ İzmir Sigortaları İtfaiye Kumandanı Mösyö Greskoviç’in İzmir Büyük Yangını Hakkında Raporu.””

Büyük Taarruz başladıktan ve Yunan Ordusu bozguna uğradıktan sonra, Yunan subay ve erlerinin ağzından “Biz İzmir’i Türklere bırakmak mecburiyetinde kalırsak yakacağız, yıkacağız”,sözleri dolaşıyordu.

((—Ayni tarihte 7 Eylül 1922 saat 6:00 da Gazi Başkomutan ve yakın silah arkadaşları, İzmir'e giriş hazırlıklarını konuşurken İzmir Körfezi'ndeki Edgard Quinet zırhlısından bir mesaj alınır. Mesaj şöyledir. "Yabancı Konsolosluklar İzmir'i Türk Ordusuna teslim edeceklerini bildirirler."

Gazi Mustafa Kemal Paşa çok sinirlenir. Yumruğunu masaya vurarak "kimin şehrini kime veriyorlar." diye bağırır. Bu yumruk emperyalizmin diz çöküţünün belgesidir.))

8 Eylül 1922 Cuma günü saat altıda iki yunan askeri Hacı Üstan Mahallesi Çavuş Sokağında iki numaralı evin hizasına gelerek bir kutu kibriti ateşleyerek evin penceresinden içeriye attıklarını gördüm. Kibrit sönünceye kadar oradan ayrılmadım. 10 Eylül 1922 Pazar günü İngiliz vapurundan bir çavuş ile sekiz İngiliz eri yangın kulesine geldi. 11 Eylülde İngiliz çavuşu elinde bir kağıtla bana geldi ve dedi ki. ““Gemi Kumandanı ile olan muhaberemiz şundan ibarettir. “Bu akşam Karantinadaki Türk Hastanesini yakacaklardır”. 12 Eylül sabahı Buca Mahallesinde bulunan itfaiye komisyonu katibi Mösyö Zakmesir, gece yarısı Buca’ya iki tren geldiğini ve bütün İngiliz ailelerinin İzmir’e nakli ve gemiye sevkedildiklerini söyledi. Anladım ki; İzmir’in başına tarif edilmez bir felaket gelecektir. Üç gün zarfında çıkan yangınların adedi ve bu yangınlarda gözlemlediğim haller itfaiyenin otuz senelik istatistik cetvellerinde görülmemiş bir mahiyet arzediyordu.......Bütün mevcudiyetimle İzmir’i yangından kurtulmasına gayret ettim. Yangının ikinci günü ateşleri söndürmeye uğraşırken Yunanlılar, bana dahi kurşun sıktılar.

BERGAMA İLÇESİ.: Yunan askerleri Bergama’ya gelip yerleştikten sonra ertesi gün katliamlara başladılar. Tekeli köyü muhtarı Mehmet Ali Ağa, civarda çiftlikleri olan Hacı Niyazi Efendi, Yörük Mustafa, Hamacızade İsmail ve eniştesi Kenan, Tuzcu Mustafa öldürüldüler.Abdurrahman Ağa, cebindeki 180 adet 100 lirası alınarak serbest bırakıldı. Bu soygun ve yağma üzerine halk bir araya gelerek Yunan kuvvetlerine saldırdı. Kendinden hayli üstün kuvvetteki Yunanlıları sekiz saat süren çatışmalar sonunda ağır kayıp verdirerek Bergama dışına çıkardılar. Yunanlılar hemen ertesi gün Midilli’den Dikili’ye 4000 kişilik yeni bir kuvvet çıkardı. Üç koldan Dikili’ye hücuma geçtiler. Bir çok kimseyi feci şekilde katlettiler. Bergama’ya kadar uzanan yol boyunca, Kırıklar, Sabancı, Sazköy, Kalarga, Çamköy, Alacalar, Tekeli ve Sandal köyleri tamamen yakılarak kundaktaki çocuktan yetmişlik ihtiyarına kadar bütün ahalisi katledildi. İlk işgallerinde karşılaştıkları direnişe içerleyerek Bergama’ya yeniden saldıran Yunanlılar, eşi benzeri görülmemiş bir katliamdan sonra Kınık ve Turanlı nahiyeleri istikametinde bulunan Kaşıkçı ve Dündarlı köylerini yağmalayıp yaktıktan sonra ahalisini kurşuna dizdiler. Yağmalayarak ele geçirdikleri malları Dikili üzerinden Midilli adasına naklettiler.

 

MENEMEN İLÇESİ.:(1- Menemen’deki bu katliamı içinde yaşayarak gören Menemen Fabrikatör tüccarlarından Sefer Efendi anlatmıştır. 2- İtalyan Zaşinania, Alfred Vermen, Madam Şnayder, Mister Prays, Mister Prencis, İstanbuldan Naşit, İzmirden Sırrı Bey, Amerikan Viskonsolosu Mr.Pack’tan kurulu heyetin raporu. )

İzmir’i işgal eden Yunan kuvvetlerinin bir koluda Bergama İlçesi istikametine hareket etmişti. Bergama’dan geri çekilmek zorunda kalınca evvelce planlamış oldukları cinayetlerine başladılar. Geceleyin yerli rumların rehberliğinde hristiyan mağazalarına “HAÇ” işareti çizildi. Yerli rumlar ve hristiyan ahaliye silah dağıtıldı. Şehrin hakim noktalarına mitralyöz (makinalı tüfek) yerleştirildi. Cinayetlere Kaymakam Kemal Beyi öldürmekle başladılar. Gecelik entarisiyle yataktan kaldırıp işkenceyle öldürdüler. Türklerin evlerini bastılar, mallarını yağmaladılar. Çocukları süngü uçlarında havalara kaldırdılar. Ertesi sabah çarşı ve sokak içlerinde umumi bir katliama başladılar. Şoselerin kenarları kısa zamanda katledilen Türklerin cesetleriyle doldu. Salhane civarında Kovacı Bağı adlı yerde Türklerin cesetlerini üstüste yığarak gaz döküp yaktılar. Bergama’da uğradıkları yenilginin acısını masum Menemen halkını katlederek çıkarmışlardı. Hisarlık, Dirlik çiftlikleri ve Kozluca köyü tamamen yakılmış ve köyün bütün kadınlarına tecavüz edilmiştir. Bu köyün kadınları, kız ve erkekleri tamamiyle öldürülmüştür. Menemen ovasında 150 ceset sayılmıştır.

 

2- AYDIN İLİNDEKİ VAHŞET

            İzmir İşgal Kuvvetleri Kumandanlığı’nın Türk Hükümetine verdiği notada, işgalin İzmir ve çevresi ile sınırlı kalacağını bildirmiş olmasına rağmen, Yunan askerleri ileri hareketlerine devam ettiler. İzmir Yunan işgal kuvvetleri kumandanı Miralay Zafiriyo imzasıyla Aydın Halkına şu beyannameyi yayınladılar. ““ İşgalden maksat mevcut kanunların himayesi suretiyle umum ahalinin refahını temindir. Üç bin seneden beri Yunanistan’a çeşitli sabeplerle bağlı bulunan şu arazi hakkında devletler arasındaki müzakere neticesinde verilecek olan karardan evvel iltihak (katılmak) etmek fikir ve maksadı kamilen mevcut değildir. Eski vazifelerini ifaya (yerine getirmeye) devam edecek olan milli ve dini dairelerin memurları vazifelerinin icra ve kolaylaştırılması ve asayişinin her hususta temini için her an askeri kuvvetlerin yardımını isteyebilirler. Askerler  kendisiyle temasta bulunacakların, dini ve kavmi itikatlarına, adet ve an’anelerine (gelenek ve göreneklerine) tamamiyle hürmetkar bulunacağından emin olunuz. Kumandanlığın kapısı arz edilecek müracaat ve şikayetleri Kemal-i  Şevkatle (Eksiksiz Özenle) dinlemeye daima açıktır. Herkesin sükunetle iş ve gücüyle meşgul olarak güzel vatanları hakkında verilecek olan kararı beklemelerini cins ve mezhep tefrik (ayırma) etmeksizin bütün memleket halkına tavsiye ederim.””

““Yukarıdaki beyannamede altı çizgili satırları çok iyi düşünmek lazımdır. —Bin yıllık Türk toprağını, 1828 yılında kurulmuş bulunan, 1919 yılında 91 yaşındaki bir devlet nasıl olurda üç bin yıllık Yunanistan toprağı sayar. —Dine ve geleneklere saygılı olacağını belirten Yunanlılar, Aydın’ımızda binlerce insanımızı camilere kapatıp yakarak katletmiştir. (Bakınız. Yörük Ali Efe. Cilt 1,2,3.. Sökeli Cafer Efe. Cilt1. Sabahattin Burhan. Araştırmacı Yazar.) — Bizlere “Güzel vatanları hakkında verilecek kararı beklemelerini tavsiye ederim” diyen Yunan Miralayı, beyannamenin önceki satırlarında ata toprağımızı üç bin yıllık yunan toprağı olarak göstermektedir. Kendi içinde çelişkilerle dolu beyannameyi nasıl bir ihtiras ile hazırladıkları son derece açıktır. Büyük Türk Milleti’nin her ferdi vatan savunmasının ne kadar önemli olduğunu çok iyi bilmelidir.””

            Yukarıdaki beyanname yayınlandıktan sonra Aydın Türk Ahalisi, İtilaf Devletleri Mümessillerine şiddetli protestolar yağdırdılar. Bunun üzerine bilhassa İngilizler, işgalin muvakkat (geçici) olduğunu, İzmir ve çevresi ile sınırlı kalacağını, bunun sırf askeri maksatlı bir tedbirden ibaret bulunduğunu söyleyerek Türk Halkına teminat verdiler. Bu teminata rağmen asıl amaçları dünyanın en verimli toprağı olan Ege Bölgesini Megali İdea (Büyük Yunanistan Hayali) çerçevesinde Helen İmparatorluğu’nun bir parçası haline getirmek olan Yunanlılar 27 Mayıs 1919 Pazartesi günü Aydın’ımızı işgal ettiler. Ayni gün eşraftan, Öğretmen Ahmet Emin Efendi, Kamil Efendi, Davavekili Reşit ve kardeşi Asım efendi, Şefik, Safi ve Ödemiş Davavekillerinden Refik Şevket Bey ve Nazilli Davavekillerinden Ömer Lütfü Bey tutuklandılar. Gerekçe ise “ Siz içinizden bu işgali tasvip etmiyorsunuz” diye açığa vurulmamış hislerden sorumlu tutuluyorlardı. İşgalin üçüncü günü gecesi kahveden evlerine gitmekte olan  Aydın’ın ileri gelenlerinden altı şahıs sebepsiz yere sokak ortasında bir Yunan subayı tarafından ölüm derecesinde dövdürüldüler. Ayni gece bir çok Türkün evine girildi, namusları kirletildi, kıymetli eşyaları yağmalandı. Karşı koyanlar kırbaç ve dipçiklerle dövülerek öldürüldü.

Germencik nahiyesi’nden Aydın’a bilet alarak trene binen 27 Türk ile cebren trene bindirilen 34 Türk toplam 61 kişi trenin hareketi esnasında koyun boğazlar gibi kasaturalarla kesip doğramışlar , zavallıların üzerinde don gömlek ne varsa alınmış, çıplak cesetleri tren penceresinden dışarıya atılmıştı. Neşetiye köyü, Karapınar ve Erikli köyleri yağmalandıktan sonra ahalisi en adi tecavüz ve hakaretler icra edilerek öldürülmüştür. Yunanlılar boşalan bu köyleri yağmaladıktan sonra yakmışlardır.

Aydın’da Türkler dükkanlarını açamıyordu. Yerli rumlardan Popuşçu Mihalaki, tüccarlardanCambazzade Ali Efendi’ye şu tehditi savurmuştu. “ Yunan ordusu Aydın’ı tahliye ederse, Aydın’a gelecek hükümet burasını insansız ve evsiz bulacaktır.” Yunan kumandanı 26 Haziran 1919 günü halkı hükümet binası önünde topladı.. “ Türklerin elinde altı bin silah olduğunu, 18 saat zarfında bu miktardan bir silah bile eksik teslim edilirse, bütün Türklerin kurşuna dizileceğini ve Yunan işgalinin geçici değil, kalıcı olduğunu ve bu işgalin Aydın’ın Yunanistan’a İlhakı (katılması) manasını taşıdığını” söyledi. 27 Haziran 1919 Cuma günü Türk eşraftan ve memurlardan bir çok kişi çeşitli sebeplerle tutuklandı. Tutuklanan bu zavallıların şurada, burada, yol kenarlarında, çöplüklerde parça parça olmuş cesetlerine rastlanıldı. Aydında on binin üstünde Türkün canına kıyan Yunanlılar, karşılarında bir yumruk haline gelen Efeler Diyarı Aydın’ın eli öpülesi güzel insanlarından oluşan Milli Aydın Alayı’nı, Türklüğün yiğitliğini, esarete başkaldırının görkemli şahlanışını Kurtuluş Savaşımızın ilk şanlı direnişini gördüler. Bugün Aydın’ın Umurlu kasabasının beş kilometre kuzeyinde bulunan ÇAYYÜZÜ şehitliği Kurtuluş Savaşımızın, Şehitlik Abidesi dikilen ilk şehitliği olup çevre düzenlemesi yapılmış ve halkımızın ziyaretine açılmıştır. Bu topraklara şehit olup düşenler, Allah hepinize gani gani rahmet eylesin...

 

NAZİLLİ İLÇESİ..: Aydın’da durmayarak ileri hareketine devam eden Yunan kuvvetleri 3 Haziran 1919 günü Nazilli’ye girdiler. Önce İzmir ve Aydın’da olduğu gibi burada da Türkleri “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorladılar. Daha sonra İzmir ve Aydın’daki gibi yerli rumlarla birleşerek katliam ve tecavüzlere giriştiler. Genç kadın ve kızlara tecavüz , dükkanların yağmalanması ve sebepsiz önüne geleni öldürmeler. Yunan ordusunun Nazilliye girişinde hiç bir direnme göstermeyen halk, Nazilli’yi kurtarmak, canını ve namusunu korumak için kanlı bir direnişe başladı. Sokak çatışması biçiminde uzun zaman devam eden çatışmalar neticesinde yerli halk, Yunanlıları  üstün silahlarına rağmen Nazilliden çıkarmayı başardı. Yunanlılar Nazilli’den çekilirken tutukladığı bir çok insanı da beraberinde götürdüler ve yolda hepsini katlettiler. Çekilirken güzergahtaki bir çok köyün ahalisini öldürdükten sonra, köyleri ateşe verdiler.

3- MANİSA İLİNDEKİ VAHŞET (Manisa Tüccarlarından Musa Kazım Efendi anlatmıştır.)

            İzmir’i işgal eden Yunan kuvvetlerinin bir taburu 23 Mayıs 1919 tarihinde Yarbay Konstantin Çaraklos komutasında yerli rumların coşkun tezahüratları arasında Manisa’ya girdi. Ertesi gün kimse evden çıkmasın arama yapılacak dendi. Her mahallede iki çavuş, iki nefer, iki de yerli rum genciyle buldukları silahı taşımak için bir de arabacı vardı. Evden eve gezdiler. Müfitzade Kamil Efendi’yi ağır şekilde dövdüler. Sandığından 350 lirasını aldılar. Bir çok evden altın, saat, bilezik ve yüzük gibi kıymetli eşya kayboldu. Bu durum akşama kadar devam etti. Yerli rumlar, sizi kışlaya götüreceğiz diyerek ahaliden bir kısmını evlerinden alıp götürdü. Götürülenlerden on iki kişi meydana çıkmadı. Bu on iki kişiden beşinin cesedi şehir civarında bir dere içinde tesadüfen bulunup getirildi. Bunların kalabalık bir cemaatle cenaze namazları kılındı. Fransız, İngiliz ve İtalyan memessillerin hazır bulunduğu halde defnedildiler ve fotoğrafları alındı. Cenazelerden birisi Uncu Mahmut beye ait olup, elli beş yaşlarındaydı. Cenazenin muayenesinde burnunun ve kulaklarının kesildiği ve bir gözünün süngü ile oyulduğu, karnının derisinin koyun gibi yüzüldüğü ve bu işkencelerin kendisine canlı olduğu sırada yapıldığı anlaşılmıştır. Manisa’da 10700 ev, 13 cami, 272 dükkan, 19 han, 26 bağ evi, 3 fabrika, 5 çiftlik, 1740 köy evi ateşe verilerek yakılmış, 3500’ü yakılmak ve 8550 kişide kurşunlanarak öldürülmüştür.

TURGUTLU, ALAŞEHİR VE SALİHLİ KASABASINDA VAHŞET.: (İtalyan Zaşinania, Alfred Vermen, Madam Şnayder, Mister Prays, Mister Prencis, İstanbuldan Naşit, İzmirden Sırrı Bey, Amerikan Viskonsolosu Mr.Pack’tan kurulu heyetin raporundan.):6000 ev bulunan Turgutlu’dan yalnız kenar semtlerdeki kulübeler kalmıştır. Halktan 1200 kişi öldürülmüştür. Yangın ve katliama iştirak eden yerli rumlardan Eczacı Kosti idam edilmiştir. Burada gözleri oyulmuş çocuklar, göğüsleri parçalanmış kadınlar, ırzına geçilmiş ve öldürülmüş yüzlerce ceset görülmüştür. Sokaklarda yaralılar inlemektedir.

Alaşehir, yakılıp yıkılmıştır. 4500 evden 4350 si tamamen yakılmış, 11500 kişi olan ahalisinden 400’ü ve 15 yaşın altındaki 7500 kişi kalmıştır. Burada yangını yerli rumlardan tüccarMiamandapolis çıkarmış ve idare etmiştir. Burada bir çok genç kız tecavüze uğramış ve bekaret kanları yüzlerine sürülmüştür. Taşçı Mehmet Usta’nın karısının göğüsleri oyulmuş ve içine barut konularak ateşlenmiştir. Yunanlıların beraberlerinde alıp götürdükleri kadın sayısı 150’dir. Irzlarına tecavüz edilen kızlardan on dört tanesi çıldırmıştır. Bu kızlardan üçünün yangın külleri üzerinde şarkı söyleyip oynadıkları görüldü. Üç yüz kişilik kadın kafilesi Yunanlılarla beraber götürülmek istenirken kadınların itiraz etmeleri ve kaçmaları üzerine bir makineli tüfek bölüğü hepsini kurşunlamıştır. Yirmi otuz kadın ancak kurtulabilmiştir. Yetmiş iki kişi diri diri ateşte yakılmıştır.

Salihli’nin ev, dükkan, mektep, cami, han ve hamamları kamilen yakılmıştır. Yunanlılar buradan 110 kızı alıp götürmüşlerdir. Bunlardan 60 kadarı tecavüz edildikten sonra kaçmayı başarmış ve bilahare dağlarda toplanmıştır. Ayrıca 110 kişi yakılmıştır. Bir kısmı kadın olan yaralıların bir çoğunun kulak ve burunları kesilmiştir.

KÜTAHYA, AFYONKARAHİSAR, UŞAK illerimizde yukarıda anlattığım yerleşim yerlerindeki gibi yangın, yağma, tecavüz, cinayet ve katliamlar yaşanmıştır. Yunanlılar, buralarda da yüzlerce kadın, çocuk, ve yiğit Türk insanını vahşice katlettiler.

 

 

BİR İNGİLİZ SUBAYININ ŞAHİTLİĞİ (29 Mayıs 1921 tarihli serbest rapor.)

     Heyetimize müracaat eden İngiliz subayı Mister Cockhill, Teğmen Koçaros’un Türklere yaptığı zulmü anlatmak için heyetimizi Gemlik’te bulmuş ve şunları söylemiştir.

    —Şile’ye bağlı Kabakoz köyünde vazifeli olarak bulunuyordum. Birden piyade tüfeği ateşiyle karşılaştım. Yunanlılar köye giren yol üzerinde diz çökmüşler, kurşun yağdırıyorlardı. Bir duvarı kendime siper alarak bekledim. Türkler evlerine girip kapıları kapayınca Yunanlılar köye girdiler ve hemen bütün evlere taksim oldular. Bana selam vermek lüzumunu duymadı ama orada ne için bulunduğumu merak ettiğini hayretinden anladım.

     Evlerden çıkartılan kadın, kız, çocuk ve erkekler süngülerle dürtülerek meydanlığa toplandı. Hepsi durmadan dövülüyordu. Genç kızlara feci sarkıntılıklar yapılıyor ve elbiseleri süngü ile yırtılıyor ve göğüsleri kesiliyordu. Yunan teğmeninin yanına gittim. Bu vahşete neden lüzum gördüğünü sordum. Rumca bir şeyler söyledi ve beni azarladı. Tüylerim diken diken olarak daha feci manzaralara şahit oldum. Bir rum askeri 80 yaşlarında ihtiyar bir köylünün sırtına binmiş kendisini taşıtıyordu ve devamlı hayvan gibi ihtiyarı kırbaçlıyordu. Teğmen Koçaros, yakasına yapışıp kendine doğru çektiği Türklere ağızlarını açtırıyor ve kurşun sıkıp öldürüyordu. Ağızlarını açmayanların alnının ortasına nişan alıyordu.

     Kızlar, kadınlar, büyük feryatlarla bağırıp, çağırıyorlardı. Yunan askerlerine yalvaranlara ve ayaklarına kapananlara merhamet edilmiyordu. Evlerin pencerelerinden alevler çıkmaya başlamıştı. Büyük ağacın altında bir gebe kadın koyun gibi boğazlandı. Sonra karnı deşilerek çocuğu süngüye takılıp bir Türk erkeğine uzatıldı. Bu feci manzara bir saat sürdü. Yerde inleyen Türkler, can çekişiyorlardı. Benim tabancam alınmıştı. Hatta arkamda süngü takmış bir yunan neferi bekliyordu.

     Hava kararıncaya kadar vahşet devam etti. Sonra yunanlılar isminin Koçaros olduğunu söyledikleri teğmenlerinin etrafında toplanıp cenube (güneye) giden yoldan çekilip gittiler. İfadem tasdik ederim. (İmza. Majer COCKHİLL)

 

 

 

DÜNYA GENÇLİĞİNE BEYANNAME

     6 Haziran 1921 günü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğrencileri, bütün dünya gençliğine şu mesajı yayınladılar.

     Bugün felaketlerin en büyüğüne düçar olmuş (uğramış) insanlık aleminin bir parçası namına sizlerin merhamet ve insanlık duygularınıza hitap ediyoruz (sesleniyoruz). Belirtmek istediğimiz nokta, üç yıldan beri silahsız müdafasız Türk Halkının Yunan zulmünden neler çektikleridir. Ege ve Marmara kıyılarında Yunanlılar bir ölüm fırtınası estirmektedir.

     Türk Milleti’nin içine düşmüş olduğu ızdırap ve felaketleri fırsat bilen Yunan Milleti, Türkiye’yi iyi tanımayan diğer milletlerin bilgisizliğinden istifade ederek akla hayale gelmeyen zulümler yapmaktadır. Onlar, dünyayı kandırmak için her türlü zulmü yaptıkları halde bunları Türklere yüklemek için kesif bir propaganda yapmaktadırlar. Bu propagandanın altında Anadolu’da Müslüman ve Türk Halkın toptan imhası projesi vardır. Süngülerle öldürülen, başı kesilen, ateşlerde yakılan ve parça parça doğranan Türklerin ızdırabını size anlatmak pek güçtür.

     Sizlerin vicdan ve insanlık duygularınıza hitap ediyoruz. Gerçek olayların pek az bir kısmını aksettirecek olan fotoğraf ve dökümanları size gönderiyoruz. Bu vesikalar din ve mezhep gözetmeksizin insan olan herkesi titretecektir.

     Bu vahşet müttefiklerarası bir tahkikat komisyonu tarafından da teyid edilmiştir. Büyük Britanya delegesi General Franks, Fransız delegesi Albay Vick, İtalyan delegesi Albay Roletta bu vahşete şahit olnuşlardır. Raporlarında bu vahşeti kinci yunan ordusu kumandanı Leonardolunos’un üzerine atmaktadırlar. Her türlü ızdırap ve mahrumiyet içinde ilim ve irfan aşkı ile çalışmakta olan Türk Üniversiteli kardeşleriniz bu müthiş cinayetleri sizin pek saf ve ulvi vicdanınıza sunmayı bir vazife bilir.

 

 

 

İstanbul Üniversitesi

Edebiyat Fakültesi Öğrencileri

6 Haziran 1921

 

3.   BÖLÜM

TÜRK MİLLİ KURTULUŞ MÜCADELESİ

KURTULUŞ SAVAŞI

“ Kurtuluş Şavaşı, Anadolu insanının kanıyla, ATATÜRK’ün önderliği altında yazılmış, tarihte bir benzeri daha bulunmayan, bir başarı ürünüdür.”

   Dünyada devlet olma, devlet kurma geleneği en yüksek olan Büyük Türk Milleti’nin üzerine çöken zifiri karanlığın içinde bir aydınlık ışık mutlaka olacaktı. 15 Mayıs 1915’te Yunanlıların İzmir’i işgal etmeleri bu ışığın yanmasında önemli bir rol oynamıştı. Kurtuluş savaşının başlangıç tarihi hiç, şüphesiz ki Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Samsuna çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihidir. Türk Milleti, Yunanlıların İzmir’i işgalinden duyduğu rahatsızlığı köylerde yapılan küçük toplantılardan, İstanbul’da 23 Mayıs 1919’daki iki yüz binden fazla kişinin katıldığı büyük Sultan Ahmet mitingine kadar çeşitli biçimlerde ortaya koymuştur. (Dikkat ederseniz, 8 , 10 milyon nüfusa sahipken ve işgal altındayken iki yüz bin insan bir araya gelmiştir. Oysa bugün; Milli Amacımıza yönelik tehdit unsurlarından biri haline gelen Ermeni soykırımı yasa tasarıları çıkarma girişimleri veya Kuzey kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yok edilme çabalarını protesto için 70 milyon nüfus içinden bir kaç milyon insanımızı bir araya toplamamız gerekmez mi?)  İzmir’in İtilaf Devletleri ( İngiltere, Fransa ve Rusya) tarafından Yunanistan’a işgal ettirilmesi, Türk Milleti’nin yüreğinde çok derin yara açmış, fakat o ölçüde de mücadele azmini kamçılamıştır. 1919 yılı şubat ayı ortalarında İngilizler, Doğu Karadeniz’dePontusçular’a (Doğu Karadeniz’de kurulmak istenen Pontus Rum Devleti için İstanbul’da Fener Rum Patrikhanesinde kurulan Mavri Mira Derneği’nin eli silahlı çeteleri) karşı direnen Türklerden yakınmaya başladılar. Ingiliz hükümeti, Osmanlı Hükümeti’nin Doğu Karadeniz bölgesinin silahsızlandırılması için çalışma yapmasını istiyordu. Doğal olarak elinden silahları alınacak olanlar, o yörelerde Potnusçular’a karşı koymaya çalışan Türkler’di. İşte bu olayları sona erdirmek için görevlendirilen subay, Büyük Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’tür.  Çeşitli çalışmalar sonunda Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne (Komutanlığı’na) 30 Nisan 1919 tarihinde atandı. 16 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinden bir gün sonra Samsun’a hareket etti. Kendisine verilen görevler şunlardır.

1.   Görev bölgesinde iç huzurun geriye getirilmesi,

2.   Silah ve cephanelerin bir an evvel toplattırılıp elverişli depolara konulması,

3.   Bazı kuruluşlar vatandaşa silah dağıtıyorlarsa bunun yasaklanması ve bu kuruluşların ortadan kaldırılması.

O, yapacağı işleri kimseye sezdirmiş değildir. Yalnız çok yakın arkadaşı Fethi Bey’e (Okyar’a) İstanbul’dan ayrılmadan bir gün önce şöyle demiştir. “Hükümet ve Saray benim hakkımda derin bir gaflet içinde bulunuyorlar.”  ATATÜRK, İstanbul’daki köhnemiş kadroyla bir şey yapılamayacağını anlamıştı. Daha ilk günden Kurtuluş Mücadelesini kafasına koymuştu. Yukarıdaki görevleri yerine getirmesi beklenen ATATÜRK, Havza’da yaptığı ilk çalışmada Anadolu’da dağınık halde bulunan birlikleri kendine bağladı. Ateşkes hükümlerine göre terhis edilmesi gereken askerlerin terhisini önlemeye çalıştı. Diğer yandan da, yurdun her köşesinde mitingler yapılması husunda emirler verdi. Ayrıca, İstanbul Harbiye Nazırlığı’na (Milli Savunma Bakanlığı)  3 Haziran 1919’da şu telgrafı çekti.

“ Sivas ve çevresinde önceden bulunan Ermeniler’i ve daha sonra gelerek sığınanları korkutacak hiç bir olay olmamıştır. Ne Sivas’ta ve nede çevresinde kaygı verici bir durum yoktur. Herkes sessizce iş ve güçleriyle uğraşmaktadır. Bunu kesinlikle bildirir ve inanmanızı dilerim. Bundan dolayı İngiliz notasındaki haberlerin nereden kaynaklandığı bence de bilinmek gerekir. İzmir’in ve Manisa’nın düşman eline geçmesiyle ilgili acı haber üzerine Müslüman halkın yaptığı ve Hıristiyan azınlıklar konusunda hiç bir düşmanca düşünce taşımayan toplantılardan belki kimi kişilerin ürkmüş olmaları düşünülebilir. İtilaf Devletleri Ulusumuzun haklarına ve bağımsızlığına saygılı kaldıkça ve ulus yurdun tümden dokunulmazlığının kesinliğine güvendikçe Müslüman olmayan azınlıkların korkuya kapılması için hiç bir neden yoktur. Bu konuda devlete karşı her türlü sorumluluğu üstlenir ve buna tümden güvenilmesini dilerim. Ancak bağımsızlık ve ulusal varlığı yokeden ve ulusun yaşamını sürdürmesini korkulur duruma getiren düşmanın yurda girişi, cana kıyması ve her türlü saldırıları gibi İzmir yörelerinde görülmekte olan eylemlerin ortaya çıkışı sonucu benzerlerinin başgöstermesine karşı ne ulusun heyecanını ve iç acısını ve nede buna dayanan ulusal gösterileri yasaklamak ve durdurmak için kendimde ve hiç kimsede güç ve direnç göremiyeceğim gibi bu yüzden doğabilecek olaylar karşısında da sorumluluk yüklenebilecek ne komutan, ne sivil görevli ve nede hükümet düşünürüm.” Kaynak.: NUTUK

Bu telgraf sonunda iyice kuşkulanan ve baştan beri Mustafa Kemal ATATÜRK’e güvenmeyen İngilizler, 6 Haziran 1919’da Harbiye Nezaretin’e ATATÜRK’ün geri çağrılmasını emrettiler. İki gün sonra da Harbiye Nezareti bu buyruğu İstanbul’dan Mustafa Kemal ATATÜRK’e bildirdi. Büyük Önderimiz bu emre uymadı ve çalışmalarını aralıksız sürdürerek Havza’dan Amasya’ya geçti. Bu sırada Yunanlıların Ege Bölgesindeki ilerleyişlerini sürdürüyordu. Yerel direnişlerde artmaya başlamıştı. Yunan birlikleri çok güçsüz de olsalar, milis kuvvetlerini hesaba katmak zorunda kalıyorlardı. Örneğin, Bergama’yı işgal ettikten sonra atılmışlar, ancak yeni ve taze kuvvetler getirip kenti tekrar ele geçirmişlerdi. Ege’de Yunan orduları gün geçtikçe güçleniyor, ufak milis direnmeleri kırılıyor ve belli başlı merkezler işgal ediliyordu. Güneydoğu Anadolu’daki Milis birlikleri de Fransızları zaman zaman durdurmayı başarıyordu.Yavaş yavaş ortaya çıkan bu birliklere “Kuvayı Milliye (Ulusal Kuvvetler)” adı takılmıştı. ATATÜRK, Kuvayı Milliye’nin tüm işgal alanlarına yayılması için çalışıyor ve bu kuvvetlere yardımcı olunmasını istiyordu. Asıl büyük mücadele başlayıncaya, yani düzenli ordu kuruluncaya kadar Kuvayı Milliye düşmanı oyalıyabilir diyordu.“Dikkat edilirse; Atatürk’ün bu düşüncelerinde ne kadar haklı olduğu hemen anlaşılır. Yunan Kuvvetleri Nazilli hattından öteye geçememiş, Fransızlar Gaziantep’teki  direnişe takılı kalmıştır.” 

 ATATÜRK, en yakın iki arkadaşı, Ali Fuat Cebesoy  Paşa, eski Bahriye Bakanı Rauf Orbay Paşa ve Rafet Bele ile Erzurum’daki Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın da telgrafla düşüncesini alarak   Amasya Tamimi’ni 21-22 Haziran 1919 gecesi hazırladı. Amasya Tamimi şöyleydi.

1.   Vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı tehlikededir.

2.   İstanbul Hükümeti üstlendiği sorumluluğunun gerektirdiklerini yerine getirememektedir. Bu durum ise Ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.

3.   Ulusun bağımsızlığını yine ulusun direniş ve kararı kurtaracaktır.

4.   Ulusun durum ve davranışını öne sürmek ve haklı sesini dünyaya işittirmek için her türlü etki ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.

5.   Anadolu’nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas’ta ulusal bir kongrenin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır.

6.   Bunun için bütün illerin her sancağından ulusun güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince hızla yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gereklidir.

7.   Herhangi bir duruma karşı, bu işin ulusal bir sır gibi tutulması ve delegelerin gereken yerlerde kimliklerini gizlemeleri gereklidir.

8.   Doğu illeri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O güne değin öteki illerin delegeleri de Sivas’a ulaşabilirlerse Erzurum Kongresi’nin üyeleri de Sivas genel toplantısına katılmak üzere yola çıkar. (Belge 26. Kaynak..: NUTUK)

Amasya Tamimi’nden sonra sırasıyla, Erzurum Kongresi, Balıkesir Kongresi, Alaşehir Kongresi ve Sivas Kongresi yapılmış ve ulusumuzun kara yazgısı üzerine çöken zifiri karanlığın içinden bir aydınlık ışık güneş gibi parlamıştı. Sivas Kongresi’nin toplanmasından sonra Sadrazam (Başbakan) Damat Ferit Başkanlığındaki Osmanlı Hükümeti çekildi. Yerine daha ılımlı, dürüst bir kişi olan Ali Rıza Paşa getirildi. Mustafa Kemal ATATÜRK, yeni Sadrazam’a şöyle bir telgraf çekmiştir. “ Yeni Hükümet, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde belirtilen ve saptanan teşkilat ve ulus amaçlarına uyduğu takdirde Kuvayı Milliye ona yardımcı olacaktır.” Erzurum ve Sivas Kongrelerinde alınan kararların en çarpıcı yönü her şeye ulus iradesinin egemen olmasışeklindeydi. Oysa İstanbul Hükümeti her şeyi Padişahın iradesine göre düzenlemekteydi. Sadrazam Ali Rıza Paşa, kabinesinde görevli Bahriya Nazırı (Bakanı) Salih Paşa’yı Heyeti Temsiliye ile görüşüp anlaşmak için Mustafa Kemal Atatürk’e yollamıştır. ATATÜRK, Amasya’da 20 Ekim 1919’da Salih Paşa ile görüşmüş ve iki gün sonra protokoller imzalanmıştır. Bu Protokollerde, İstanbul Hükümeti Heyet-i Temsiliye’yi tanıyor, Meclisi Mebusan’ın toplanacağını, Anadolu ile iyi geçinileceğini belirtiyordu. Buna karşılık, vatanın bütünlüğüne bir zarar gelmemesi koşulu ileHeyet-i Temsili’ye İstanbul Hükümetinin işlerine karışmamayı, aleyhinde bulunmamayı kabul ediyordu. “Koşula lütfen çok dikkat  ediniz.) Salih Paşa İstanbul’a döndükten sonra Meclisi Mebusanın toplanması kabul edildi. Ancak, ATATÜRK, Marmara Denizi’nde demirli bulunan İngiliz gemileriyle baskı altında tutulan İstanbul’da Meclisi Mebusan’ın toplanmasına karşı çıkıyordu. Kendisi de İstanbul’a gidemezdi. Osmanlı Hükümeti O’na bir şey yapmasa da İngilizler kendisini mutlaka tutuklarlardı. Tartışmalar sonucunda, Meclisi Mebusan’da “Müdafayı Hukuk Grubu” oluşturulacak, İstanbul’a gelmesede kendisini Başkan seçecekleri karara bağlandı. 12 Ocak 1920 tarihinde Meclisi Mebusan İstanbul’da toplandı. 28 Ocak 1920 günü Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından Erzurum Kongresi sırasınıda hazırlanan ve Meclisi Mebusan toplantısına katılacak Milletvekillerine anlattığı  “Misak-ı Mili” kabul edildi. Misak-ı Milli özetle şöyle demektedir.

“ Osmanlı Meclisi Mebusan üyeleri barışa kavuşmak için şu koşulları ileri sürerler.: Birinci Dünya Savaşı bitimide imzalanan ateşkes anlaşmasının çizdiği sınırlar içinde din, ırk ve asılca (yani Türkler) birlik oluşturan vatandaşların olduğu yerler hiç bir biçimde yurttan kopartılamaz. Osmanlı Saltanatı ve Halifeliğin merkezi İstanbul’un güvenlik içinde bulunması koşuluyla boğazlar açılabilir. Daha önce bizden ayrılan Batı Trakya’da, Ateşkes sınırları dışında tutulmak istenen Kars, Ardahan ve Batum’da halk oyuna başvurulması gerektir. Osmanlı Devletindeki Arapların çoğunlukta bulundukları yerlerde de halk oyuna başvurulmalıdır. Bağımsızlığımızı sınırlayacak siyasal, ekonomik hiç bir andlaşma kabul edilemez. Bunlar kabul edilmezse barış yapmak imkansızdır.”

Misakı Milli’den iyice kuşkulanan Anlaşma Devletleri, Osmanlı Hükümeti’nin Kuvayı Milliye’ye karşı harekete geçmesini istediler. Ali Rıza Paşa’nın yerine Sadrazamlık görevine getirilen Salih Paşa da baskılara dayanamayarak istifa etti. Anlaşma Devletleri bu işi kendileri çözmeye karar verdiler. 15 Mart 1920 ‘de 150 kadar aydın tutuklandı. 16 Mart 1920 tarihinde de İstanbulu işgale başladılar.Resmi dairelere el kondu. Meclisi Mebusan basıldı. Kuvayı Milliyeci olarak tanınan Milletvekilleri tutuklandı. İstanbul tümden Anlaşma Devletlerinin eline geçti. 11 Nisan 1920 tarihinde Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı Padişah Vahdettin tarafından dağıtıldı. İstanbul’un işgali ve Meclisi Mebusan’ın dağıtılması Türk Kamuoyunu şoke etti. Pek çok yerde mitingler ve coşkulu gösteriler yapıldı. ATATÜRK’ün görüşlerinin ne kadar doğru olduğu pek çok yurtsever tarafından kabul edildi. En önemlisi de kurtuluşun Anadolu’da olduğu anlaşıldı. O günlere kadar İstanbul’da kalan askerler ve aydınlar akın akın Ankara’ya gelmeye başladılar.

TBMM’in açılışından bir gün önce 22 Nisan 1920’de İngiliz Başbakanı Loyd George “Mustafa Kemal, Yunanlıları Anadolu’dan çıkartamaz”, demiştir. TBMM açıldıktan hemen sonra azılı Türk düşmanı Yunan Başbakanı Venizelos, “Bu gün Yunanistan Avrupanın kararını Türkiye’ye kabul ettirebilecek güçte bir orduya sahiptir.” demiţtir.

  “““ İstanbul’un işgal kararının alınmasını ve Batı Anadolu’nun Yunanlılarca işgal edilmesini sağlayan İngiltere Başbakanı Loyd George, Yunan Akdeniz'e dökülünce kendi meclisinde hesap verirken aşağıdaki olayları yaşayacaktır.

İngiliz Parlementosu toplanır. İşçi Partisi lideri Mc Donald kürsüye gelir.

Nerede Başbakan Loyd George? Bize ne söz verdi, sonuç ne oldu? Hazineyi boş yere büyük masrafa soktu. Hani Anadolu paylaşılacak, boğazlar bizim olacaktı? Heyhat, bunların hiçbiri olmadı. Bunun hesabını bize versin, der.

 Loyd George, bitkin vaziyette yavaş yavaş kürsüye çıkarak;

   Arkadaşlar, tarih dahi yetiştirmekte pek cömert değildir. Yüzyıllar pek seyrek olarak dahi yetiştirir. Şu şanssızlığa bakın ki; çağımızda o büyük dahiyi Türk Milleti yetiştirdi. Ben ona yenildim. Mustafa Kemal'in dehasına karşı elden ne gelirdi?

Bu konuşmadan sonra Loyd George Başbakanlık' tan istifa eder.  Dahası da var.

Loyd George 1948 yılında öldüğü zaman Tımes Gazetesi ikinci sayfasını ona ayırır. Orada şöyle yazar.

"Loyd George'u bir daha kalkmamak üzere Mustafa Kemal ATATÜRK devirmiţtir.”””

Ben de büyük bir keyifle yazıyorum.

HEY!  GEOERGE.  HANİ YUNANLILAR ANADOLUDAN ÇIKARTILAMAZDI? SADECE YUNANLILAR DEĞİL SİZ İNGİLİZLERDE ANADOLUDAN ÇIKMADINIZ MI?

İstanbul’un işgalini fırsat bilerek Türk Milletine boyun eğdirebileceğini sanan Yunanlılar, İngilizlerin desteğiyle Anadolu’da ilerlemeyi sürdürdüler. Afyonkarahisar’a kadar batı Anadolu’yu işgal ettiler. Bu arada Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kuruldu. Ardından düzenli ordu kurulma çalışmalarına başlandı. Birinci ve İkinci İnönü savaşları ve Sakarya Meydan Savaşı kazanıldıktan sonra Türklerin Anadolu’ya Malazgirt Meydan Savaşıyla ayak basmasının tarihi olan 26 Ağustos 1071 Cuma gününe 851 yıl sonra denk düşen 26 Ağustos 1922 Cuma günü sabah saat beşte top atışlarıyla başlayan ve İngiliz Askeri yetkililerin  “Sürekli taarruz halinde bile altı ayda aşılamaz”dedikleri Yunan mevzileri altı saatte düşürülmüş ve Türk Askeri en büyük komutanından aldığı“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emri üzerine 15 gün içinde Ege Denizi’nin serin sularında ulaşılarak 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’in kurtuluşuyla son bulmuştur.

“““ Buraya bir not düşmek istiyorum. Mustafa Kemal ATATÜRK, Büyük Taarruz başladığı zaman yanında bulunan gazeteci Eşref Ünaydın’a dönerek, “Çocuk, 14 gün sonra İzmir’deyiz” der. Kurtuluştan sonra İzmir’de gazeteci Ünaydın’ı yanına çağırarak, “Çocuk, bir gün yanılmışım” demesi Kuruluş Savaşını en ince ayrıntılarına kadar planladığını göstermektedir. Kaynak. İzmir Gazeteciler Cemiyeti. Atatürk ve İzmir Kitabı.1980”

     Yunanistan’ın işgalci ordularına karşı kazanılan zaferden sonra 11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması ile Trakya’danda Yunanlıların çekilmesiyle, Misakı Milli sınırlarımız içinde Yunan askeri kalmıyordu.  Yunanlıların günümüzde bile “büyük felaket” ya da “Küçük Asya Felaketi ” olarak andıkları 1922 yenilgisi,  “İstanbul’u almak, Bizansı kurmak,Megali İdeayı gerçekleştirmek” gibi olmayacak hayaller peşinde koşan Yunanlılar için büyük bir hüsran ve hayal kırıklığı ile son bulmuştur. Sevr Antlaşması ile tarih sahnesinden çekildiği sanılan Türkler, 24 Temmuz 1923 tarihinde yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti tarihteki yerini bir kez daha almıştır. Yüce Allah, bu şekilde büyük bir felaketi, Büyük Türk Milletinin yaşayan ve gelecekte yaşayacak olan fertlerine bir daha göstermesin

Bu yazı toplam 1200 defa okunmuştur.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Aydın Özel | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0544 8148480 | Haber Yazılımı: CM Bilişim